Emlak fiyatlarındaki artış barınma sorununa doğru gidiyor

Fazla söze gerek yok. Emlak piyasasındaki fiyatların akıl almaz bir biçimde artması hepimizin malumu. Kiracılar, ev sahipleri tarafından oturdukları evden çıkarılmaya çalışılıyor, 3 bin lira değeri bile olmayan evler 20 bin liraya kiraya verilmeye çalışılıyor......
Devamını oku

Üretimde yalnız olduğum günler terapi gibi

“Konfor alanından çıkıp hayallerinin peşinden gidebilmek...” Ne kadar ulaşılmaz bir fantezi gibi duruyor değil mi? Hem hayalindeki işi yapacaksın hem para kazanacaksın bu ne güzel bir rüya olmalı... Üstelik, yıllardır da bir holdingde yönetici olarak...
Devamını oku

Gönül Hanım’ın bir günü

Evlerin bütün hallerini ısrarla sıradanlaştıran, odalardaki her ayrıntıyı değişimden uzak tutmayı başarmış adımlar, gün boyu  ‘geçmişin ruhu’ denilen algıyı titizlikle denetler. Gözün gördüğü apaçık bir eserdir; her gün defalarca santim santim çekilen perdeleri ile sanki...
Devamını oku

ABD’de binlerce kişi “kürtaj hakkı” için sokakta

Dünyanın pek çok ülkesinde kürtajın yasal olarak kabul edilmesi hep sorunlu ve uzun mücadeleler sonucu hayata geçti. Özellikle dini liderlerin karşı çıkışıyla birlikte kadınların en doğal hakkı olan kürtaj ciddi şekilde cezalandırılan bir uygulama haline...
Devamını oku

Kanser taraması ile doğru zamanda teşhis

Yapılan araştırmalara göre her yıl yaklaşık 200 bin kişi kanser tanısı alıyor. Ülkemizde ise kalp ve damar hastalıkları ile birlikte kanser hayati risk oluşturan sağlık sorunlarının başında geliyor. Kanserin önlenebilir bir hastalık olduğu biliniyor. Tütün...
Devamını oku

Aşk arkaik bir yalan mı?

“Uyuduğun bir gecenin sabahına uyandığını bilmek bile büyük lüks, büyük mutluluk” demişti bir zamanlar çok sevdiğim bir adam. Ölümü öylesine alt etmek istiyordu ki ölüme çalım atmak için, kendinden yüzlerce, hatta binlerce parça bırakmak istercesine dağılıyordu hayata. Biz kadınlar öyle miyiz? Tabii ki asla bu şekilde dağılamıyoruz ve bilinçli olarak bunu yapmıyoruz… Hatta, en sağlıklı spermi kollayıp, onunla geleceğe imza atmanın yollarını arıyoruz. Aslında bu, baştan kaybedilen bir savaşın ve kendini tam bir yalnızlığa mahkum etmenin ilanı olabilir mi?  Her ne kadar ilkel insanla aramızda yüzbinlerce yıl olsa da hücrelerimize işlemiş olan, varlığını sürdürebilme içgüdüsü ile kıvranıyoruz çünkü…

Bu gerçeğe, kadın ve erkek ilişkisi açısından bakınca durumun vahametini anlamamaya olanak yok. Ne yaman çelişki. Çünkü, her ikisi de kendinden bir parçayı dünyaya bırakabilme arzusu ile yanıp tutuşan ve bunun için birbirlerine yadsınamaz bir şekilde ihtiyaç duyan iki canlı, maalesef bu ihtiyacın içinde kıvranırken, büyük bir yalnızlığın bir başka kapısını araladıklarını bile fark edemeden, bir ilişkiye girmek ve bunun adına da aşk demek zorunda kalıyor. Dahası, iki kişilik bu yalnızlığa istekliymişçesine, düğün dernekle, herkese ilan ederek hayatını birleştiriyor.

Türünü devam ettirebilme arzusu

Oysa, içgüdülerinin ötesinde davranabilen ve karşısındaki kadını, erkeği hissedebilen, onunla birlikte yepyeni bir duygusal hayat var edebilen, karşısındakini tüm defoları, güzellikleri, yaratıcılığı, sevgiye olan gücü ile algılayabilen, kısacası iki kişiyi bir kılabilen o kadar az insan var ki… Hal böyle olunca; tanışmak için çok da zorlanmadığımız günümüzde, hoşumuza giden birilerini mutlaka buluyor, sonra içimizde kopan, türünü devam ettirebilme fırtınalarının yönlendirmesiyle deli gibi (aşık) oluyoruz. Güzel gözleri, sağlıklı vücudu, içtenlikli gülüşü, saçlarını savuruşu, İnstagram’da kendini oradan oraya savuruşu aklımızı başımızdan alıyor. Aslında aklımızı başımızdan alan kişiyle, aklımızın aşk sandığı duygu çoğunlukla örtüşmüyor ama hormonlar süreci ele almış oluyor. Aşkın başladığı evrede hormonlarımız bir bir devreye giriyor…

Hormonlar olmadan aşk yok

Aşkın en yoğun yaşandığı dönemde adrenalin ve noradrenalin hormonları vücudumuzda en yoğunundan salınmaya başlıyor.  Yani, kalbimizin deli gibi çarpmasına neden olan, aklımızı başımızdan alan aşırı duyguları, bu hormonlar sayesinde yaşıyoruz. Sonrasında hayattan keyif almamıza, kendimizi iyi hissetmemize neden olan dopamin de devreye giriyor. Ve ilişki uzadıkça, oksitosin artıyor. Biz onu, bir süredir çok iyi biliyoruz. Anne ve bebeğin birbirine en yakın temasta oldukları emzirme döneminde artan hormon… Bağımlılık yaratan, mutluluk ve sevgi hormonu. Uzmanlar bu mutluluk halinde daha pek çok hormonun üretiminden bahsediyor ve ekliyorlar, ‘Aslında aşk hep kalple ilişkilendirilse de beyinde başlayıp, biten bir duygu hali. Hormonlarımız olmadan aşık olmamız mümkün değil. Ama kalp sağlığımızı da yakından ilgilendirdikleri bir gerçek.’

Sonuç olarak, bilim insanları yıllardır, erkek ve kadının aklını başından alan bu duygu durumuna nasıl girildiğinin araştırmalarını yapıyor. Bununla da yetinmeyin aşk adını verdiğimiz hormonların kaç yıl hayatta kalabildiklerini, ne kadar süre sonra takatlerini yitirdiklerini bulmaya çabalıyor. Bir takım sonuçları bulunca da doğal olarak açıklıyorlar. Kimine göre 18 ay kimine göre 3 yıl… Biz ise bazen bu üç yıl süren hal için bir ömürlük üzülüyoruz, kahroluyoruz o ayrı tabii….

Hepimiz birer yıldız tozuyuz

Oysa aşk; (Onu yaşadığımız sürece ve kesin olarak biteceğini her iki tarafın bilip, birbirine asla itiraf etmediği ve bilmesine rağmen içine balıklama atladığı bir hal olarak) bizi her ne kadar havalara uçurup, aklımızı başımızdan alsa da, hayatımızın yönünü tamamen değiştirse de, karnımızda bulutlar uçuyor ve her an fırtına çıkacak sansak da, gerçekle bağımızı koparsa da, ondan başkasının hiçbir anlamı kalmasa da, sabahları mutlu uyanmak için artık bir nedenimiz olsa da, kimi zaman depresyona soksa da, milyonlarca yıldır süren, insanın üreme iç güdüsünün, aklileştirilmeye çabalanan duygusal bir dışavurumu olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

 

O zaman aslında hepimiz, kendi biricik yalnızlığımızda onu bir nebze de olsa aşmamızı sağlayacak geçitler arıyoruz diyebilir miyiz? Bazen o karanlık geçitlerde elinde bir lamba ile bir kadın ya da erkek siluetinin bize doğru geldiğini görüyoruz. İçimizi ısıtan bir gülüş, gözlerinin içinde o karanlık yalnızlığı gideren bir ışık ve sıcaklık bizi çekip bambaşka alemlere götürüyor. Sonrası, birlikte pek çok anı tabii ki ama…

Yalnızlığı en çok aştığımızı sandığımız yer ise sevişmelerimiz. Çünkü orada iki kişiden bir başka varlığı; bizi, bir olmayı oluşturabilme gücüne sahibiz. Belki de varlığımızın nedeni, büyük bir yokluktan olduğu içindir sonsuz yalnızlığımız. Sonuçta her birimiz bir yıldız tozu değil miyiz? Koskoca evrende ruh eşini bulmaya çabalayan birer varlık…

Sahi nedir yalnızlık? Sevgilinin elini tutarken bile hiçbir şeyden tam anlamıyla emin olmamak mı?

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
error: