Demogoji yerine belagat lazım

Hafızalarımızda iz bırakmış bir sanatçı Korhan Abay…

Korhan Abay… Hepimizin hafızasında iz bırakmış usta sunucu… Özellikle 90’lı yılların sahne ve ekran yüzü olan Abay, ismini duyduğumuzda neredeyse hepimizin yüzünde tebessüm oluşturmayı başarmış bir sanatçı. Ayrıca sekiz dilde sunum yapabilen Türkiye’nin tek, dünyanın sayılı isimlerin biri. Ama onun için, yüzümüzde bıraktığı gülümseme, konuştuğu dil sayısından çok daha büyük bir başarı…

Usta sanatçı ile sunuculuk mesleğinin dünü bugününü ve püf noktalarını konuştuk. Kendisine iletişim çağında konuşma kültürümüzün hallerini sorduk. Demogoji yerine belagat diyen Abay, ekliyor;

Zaten böyle olması gereken tavır için “Bravo” denilmemeli

“Birbirimizi sevmeyebiliriz ama birbirimize anlayışlı, hoşgörülü olmalı ve düşüncene saygı duyuyorum, diyebilmeliyiz. Bir de zaten böyle olması gereken bir tavır için “Bravo” denilmemeli. Çünkü böyle bir şey olmaz. Birbirinden bu kadar nefret eden birbirini bu kadar anlamayan ve birbirine bu kadar hakaret eden bir millet anlaşılır ya da kabul edilebilir bir şey değil. Buradan çıkılması gerekiyor.”

“Sunuculuk çok yönlü ve farklı bir iş”

Türkiye’nin hafızasında iz bırakmış bir isimsiniz. Hem sahnede hem tv programlarında işinizin bir parçası da gösteriydi. Sizce günümüzde bu meslek nasıl yapılıyor?

Benim sunuculuk kariyerim, doğal olarak tiyatroculuğumdan çok etkilendi. Hızlı ve düzgün şekilde Türkçe konuşmak ve dilin nüanslarına vakıf olmak, aktörlükten geliyor. Böyle olunca tabii tiyatro ile ilgisi olmayan ancak sunucu olmak isteyen insanlara göre işe 2-0 önde başlamış oluyorsunuz. Öncelikli avantajın bu olduğunu düşünüyorum. İkincisi ise sürekli yenilik arayan biri olmak, bana çok katkı sağladı. Meslektaşlarımdan nasıl yarım adım öne geçebilirim, yahut yeteneklerimi mesleğimde daha iyi olmak için nasıl kullanırım diyen bir insan ve araştırma içinde bir sunucu tiyatrocu olarak elimden geleni yaptım. Tabii sürekli çalışmak gerekti. Sunuculuk çok yönlü ve farklı bir iş ama o zamanlardan bugüne çok değişti.

Elindeki metni okumak sunuculuk değil

Nasıl bir değişim geçirdi?      

Şimdi sunum yapılacak metinleri birileri yazıyor ve okuyacak kişinin eline kartonları veriyor. Sahnedeki insan oradan okuyor. Eli yüzü düzgün, lafı da az buçuk anlaşılır kişileri seçiyorlar. O da her zaman değil tabii. Bazen harf eksiklikleri, kelimeleri yuvarlamalar oluyor. Ancak nispeten düzgün konuşan birilerini seçiyorlar. Sahneye çıkan kişi de elindekini okuyor, olay devam ediyor. Örneğin “Şimdi de karşınızda…” diye başlayarak bir isim anons ederken elindeki kağıda bakıyor. Halbuki sunuculuk çok farklı bir iştir.

Mesela?

Benim başıma Eurovision’da gelen olaydan, çok çarpıcı bir örnek verebilirim. Eurovision’da üç tane prova yapılıyor. Genel provada program baştan sona yayındaymış gibi tekrarlanıyor. İlk genel prova geçtikten sonra Genel Yayın Yönetmenimiz Bülent Osman, alı al moru mor geldi yanıma ve “Korhancım biz bantları izlerken fark ettik. Güney Kıbrıs konuşurken ‘Konstantinapolis’ diyor.” dedi. Güney Kıbrıs tabi resmi adıyla Kıbrıs Cumhuriyeti olarak konuşuyordu. Tekrar dinleyince meğer doğruymuş. Çünkü yayın sırasında hızlı geçiyor, gargaraya gelebiliyor. Bülent “Bu fark edilirse bizi tefe koyarlar, kaçacak yer bulamayız, TRT olarak buna nasıl göz yumdunuz diye, büyük olay çıkar.” dedi. Ben de “O zaman bu işi bana bırakın,” dedim.

“İyi akşamlar Güney Kıbrıs”

Meltem Cumbul ile son provaya girdik. Kıbrıs ile konuşmak Meltem’in bölümüydü ama bana bırakılması üzerine anlaştık. Konuşmaya başladık. “Merhaba, nasılsınız?” diye… Karşı taraf İngilizce olarak “Merhaba Konstantinapolis!” dedi. Ardından ben “Biz, son beş – altı yüzyıldır buraya ‘İstanbul’ diyoruz.” deyince “Haa öyle mi,” diye durakladı. “Biz Konstantinapolis diyoruz,” diye devam etti. “Ama burada bir hassasiyet var, dikkat ederseniz sevinirim,” dedim. Yine “Bizdeki ismi öyle” deyince, “Peki devam edin oylarınızı verin,” dedim. Bu arada genel prova olduğu için tabi doğru rakamlar değil. Sunumu bitirirken “İşte Kıbrıs Cumhuriyeti’nin oyları böyle” dedi. Ben de “Peki o zaman iyi akşamlar diliyorum size Güney Kıbrıs,” dedim. Bir yandan da göz ucuyla kontrol ediyorum tabi. Eurovision koordinatörü ayağa fırladı, “Diplomatik rezalet, felaket!” diye… Eminim ki o anda Avrupa ülkeleri ile telefon trafiği başladı. Onlar da şaşırdılar. Ama biz de böyle diyoruz, öyle değil mi?

O zaman ki sunuculukla bugün halkın bu işten anladığı arasında fark var

Doğru…

Sunucunun asıl görevi işte bu tür stratejik hataların olmamasını sağlamak. Olabilecek aksaklıkları önceden görüp onun önüne geçmek. Nitekim gerçek yayında paşa paşa “İstanbul” dediler. Çünkü onlar öyle diyorsa bizde böyle diyoruz. Yani sunuculuk demek sadece orada birtakım metinleri okuyarak insanları sahneye çağırmak değildir. Bu örnek ekstrem ancak olabilecek aksaklıklara karşı tedbirini alıp o tedbirleri anında uygulamaya sokabilmek çok önemli. Örneğin sahneye gelen kişi ayağı takılıp düştüğünde hemen birkaç espri ile olayı yuvarlayıp yumuşatabilmek gerekir. Elbette bu sunuculuk kavramına günümüzde bu işi yapan birçok kardeşimiz, meslektaşımız ne kadar uygun onun takdirini seyircilere bırakıyoruz. Bu kadar gerekli mi tabi onu da bilmiyorum dünya öyle bir yere gidiyor ki belki de artık gerekli değil. Biz biraz daha klasik ve mükemmeliyetçi düşünüyor olabiliriz. O zaman ki sunuculukla bugün halkın bu işten anladığı arasındaki farkı bu şekilde özetleyebilirim.

Liyakat eleştirilerine katılmamak mümkün mü…

Bugün pek çok disiplin ve sektörde aynı liyakat tartışması bulunuyor…

Buna katılmamak mümkün mü… Merkez Bankası’ndan tutun Türkiye İstatistik Kurumu’na ya da birçok yerel yönetime kadar, ilgili bölümlerin başına liyakatsiz insanların getirilmesi maalesef artık normal bir durum oldu. Eskiden de tabi zaman zaman liyakatsiz kişiler görevlendirilirdi ama yine de onlar da iyi kötü bir liyakata sahipti. Devlet tecrübesi ve kariyeri olan insanlar olurdu. Şimdi maalesef buna hiç dikkat edilmiyor. O yüzden katılıyorum bu eleştirilere. Fakat zaten benim ve ekibimin de TV programlarından ve TV kanallarından uzaklaşma nedenimiz büyük ölçüde budur. Şöyle ki 2000’li yılların başlarında baktık ki, artık televizyonlar başka bir yere gidiyor. Biz bu kulaklara göre değiliz diye düşündük. O televizyonlar da bizim yapacağımız çok fazla bir şey yok.

“Sekiz dilde sunum yapabilmek özel ama çok gerekli değil”

Bir de sekiz dilde sunum yapabilme yeteneğiniz var. Türkiye’de böyle bir özelliğe sahip başka bir sunucu yok sanırım?

Sekiz dilde sunuculuk yapan yalnız Türkiye’de değil belki dünyada pek insan yok. Özel bir şey ama çok da gerekli bir şey değil. Bu biraz benim kendi mesleğimle ilgili farklı olmak ve dünya standardında bir konumda olmak için özel merakım ve çabalarım sonucu oldu. Kolay bir şey değil tabii ama bu konu biraz abartılıyor. Sekiz dilin tamamını Türkçe, İngilizce ve Fransızca’yı konuştuğumuz gibi konuştuğumuzu düşünmeleri biraz işi abartmak olur. Çünkü dil öğrenmek başka bir şey, önceden çalışarak ve hazırlığını yaparak o dilde belirli mesajları iletmek, işte yapmak farklı bir şey… Okuduklarımı çok iyi anlıyorum. Gramerlerine hakim olduğum için ama sunuşlardan önce dili çok iyi bilen insanların kontrol ve düzeltmeleri sonucunda diğer dillerde de sunuşlar yapabiliyorum.

Hem yetenek hem deneyim

Az önce örnek verdiğiniz Eurovision’da yaşanan olay, canlı yayında da olabilirdi. Sunucunun hem o anda verdiği fotoğrafa dikkat etmesi hem de bir yandan olayın akışını düşünüp bir yandan konuşmaya devam etmesi çok ciddi bir zihinsel performans. Bu nasıl öğrenilen bir şey?

Yetenek olduğu kadar deneyim de gerektiriyor. Özellikle deneyim pek faydalı oluyor. İnsan çok gençken her şeyi kontrol edemeyebilir ama biraz deneyim kazanınca, daha etraflı düşünebiliyor. O anda A planı, B planı, C planını kafasının içinde hazırlayabiliyor. Belki de hiç böyle bir olayla karşılaşmayacaksınız ve bunlara gerek kalmayacak ancak uluslararası sunucuların, her zaman kafasında B planını ve C planını önceden düşünmesi lazım.

“Pek çok püf noktası var”

Bu işin püf noktası bu mu?

Bu işin birkaç püf noktası var. Bir defa öncelikli olan Türkçe’yi düzgün ve anlaşılır konuşmaktır. Maalesef son zamanlarda bu konuda çok hata görüyoruz. O kadar garip ki, ülkemizde gazetelerde bile “-de” nin, “ – da”nın ayrı mı yoksa bitişik mi yazılacağını bilmeyen bazı editörler var. Her yer de değil elbette, bilenleri tenzih edelim. Mesela “noktasında” lafına çok takılıyorum. Bu kelime kullanılır tabi ama her yerde değil. Mesela “Yarışın bu noktasında…” denilebilir.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın çok kullandığı bir kelimedir. Sanırım liderlerin konuşma biçimi, bizim dilimizi de etkiliyor?

Bravo. Her yerde kullanıldığı için herkeste moda oldu. Ama “Türkiye’nin mali durumu noktasında…” diye bir kullanım olamaz. Bunun yerine “Mali durumu ile ilgili” ya da “bağlamında” denilebilir. Bakıyorsunuz koca koca adamlar, bu ifadeden etkileniyor. Tabi noktasında sadece bir örnek… O kadar çok şey var ki ekranlarda, kulağımı tırmalayan… Yine “süreç” ile “süre” kelimeleri yanlış yerlerde kullanılıyor. “Kanunlaşma süreci” ve “pandemi süresinde” gibi… Türkçe’yi güzel kullanmamız lazım. Bir tane Türkçemiz var.

İnsanların kafasına bu sistemin dışında hiçbir şey olamazmış gibi yanlış bir saplantı yerleştirdiler

Günümüzde, tüm dünyada kapitalizm, postmodernizm gibi olgularla insanlara bir yaşam kültürü pazarlanıyor. Buna Türkiye’nin iç dinamiklerini katarsak sizce kültür yaşantımız nasıl değişiyor? Hem yaşam kültürü açısından hem de sanata olan ilgi açısından soruyorum.

Çok derin bir soru sordunuz aslında. Buna, temel düşüncemi söyleyerek cevap vereyim. Sistem, dünyada duvara toslamış durumda. Bunun zaten uzun vadede böyle gitmeyeceği ortada. Uzun vadeden kastım iki yüz ya da üç yıllık bir zaman… Kapitalist sistemin neoliberalizm gibi nüansları, şimdi kendini zorla bütün dünyaya kabul ettirdi. Sistemin sadece para politikası için konuşmuyorum, edebiyatla, sinemayla, televizyon ve kültürle… İnsanların kafasına sanki bu sistemin dışında hiçbir şey olamazmış gibi yanlış bir saplantıyı yerleştirdiler. Halbuki böyle bir sistem olmaz. Bazı insanların 300 milyar dolarları var bazı insanların 50 – 60 milyar dolarları var. Bazıları ise sürünüyor ve çok büyük bir çoğunluk sürünüyor. Elbette bu kimseyi mutlu etmez. Sürünenleri olduğu kadar parası olanı da mutlu etmez. İnsanlarda artık bir kaygı var. Parası olanda da o parayı kaybetme kaygısı var. Dünyadaki zenginlik arttıkça bu durum daha da göze batıyor.

“Bu sistemi kaldıramıyoruz artık”

Bu bizi kültürel olarak nasıl etkiliyor? Sizce hâlâ neden 90’ları özlüyoruz? Ters giden nedir?

Çünkü bu sistemi kaldıramıyoruz artık. Bunun mutlaka değişmesi lazım. Tabi bazı felsefeciler bunun üzerinde düşünüyorlar. Amin Maalouf gibi önemli yazarların bu konuda çok güzel ve önemli düşünceleri vardır.

Nefret dili değişmeli

İletişimsizlikten şikâyet ettiğimiz bu çağda konuşma kültürümüz ne durumda?

İnsan ilişkileri de giderek daha kötü ve sert bir hale geliyor. Yani eskiden de kavga, gürültü veya birbirini eleştirmek vardı ama şimdi insanlar burnundan soluyorlar. Kavga çıkarmak, bağırıp çağırmak için fırsat kolluyorlar. Tabii politikacıların sert ve hakaret dolu dili de insanları ister istemez etkiliyor. Sevmekten vazgeçtim. İnsanlar birbirinizi sevmeyebilir ama birbirimize anlayışlı, hoşgörülü olmalı ve düşüncene saygı duyuyorum, diyebilmeliyiz. Bir de zaten böyle olması gereken bir tavır için “Bravo” denilmemeli. Çünkü böyle bir şey olmaz. Birbirinden bu kadar nefret eden birbirini bu kadar anlamayan ve birbirine bu kadar hakaret eden bir millet anlaşılır ya da kabul edilebilir bir şey değil. Buradan çıkılması gerekiyor.

Demogojinin yerini belagat almalı?

Tabii… Belagat ciddi bir zeka ister. Hem dile çok hakim olmak hem zekice o dilin nüanslarını kullanabilmek çok önemlidir. Demogoji tabii tamamen farklı bir şey… Garip ve hiçbir anlamı olmayan algıyı yönlendirme çabaları…

“Oğlum ile kurduğumuz ekibimizle yeni formatlar üretiyoruz”

Peki Korhan Abay şu anda neler yapıyor?

Oğlum ile kurduğumuz ekibimizle yeni formatlar üretmeye başladık. Televizyonda uygulanabilecek ve dünyada daha önce yapılmamış konseptler ürettik. Televizyonlara mahkum olmak istemedik. Piyasada kendimize başka kanallar aradık. Zaten kurumsal şirketlerin bayi ya da eğitim toplantıları gibi özel toplantılarda, motivasyon veya tanıtım buluşmalarında sunuculuk yapıyordum. Bu organizasyonlar için yeni projeler üretiyorduk. Yeni formatı da bu toplantılarda kullanırız diye düşündük.

Bilgi ile gol atılan bir yarışma

Nasıl bir format bu?  

“Yarışmaç” ismini verdiğimiz bir oyun. Daha önce İBB’nin “Gençliğimiz Var” projesinde büyük kalabalıklarla oynamıştık. Yine Beylikdüzü Belediyesi’nin gençlik festivalinde kalabalıkla buluşmuştuk. İnsanlar çok büyük keyifle katılıyor ve seyrediyorlar. Yarışmaç, bir bilgi yarışması ancak hem takım halinde hem bireysel olarak yarışılıyor. Yarışmacılar iki takıma ayrılıyor. Online oynadığımız zaman, yarışmacılar yanıt sistemine girerken takımlarını seçebiliyorlar. Ekranda animasyon olarak iki takım sanal bir maç yapıyor. Ben oyunun kurallarını anlattıktan sonra maç başlıyor ve sorulara herkes yanıt sistemi ile şıklardan birini seçerek cevap veriyor. Sonra yanıt sistemi iki takımın doğru cevaplarını kıyaslıyor ve hangi takım daha çok doğru cevap vermişse maçta gol atmış oluyor. Ama takımın doğru cevap oranı %10’un altındaysa “aut” ile bitiyor. Tabi, maç sadece gol ya da “aut” ile bitmiyor. Kaleci topu kurtarabiliyor, top kornere çıkabiliyor ya da direkten dönüyor. Dolayısıyla müthiş bir heyecan oluyor. En çok gol atan takım kazanıyor, en çok doğru cevap vermiş yarışmacı da maçın yıldızı olarak sonuçta ödül kazanıyor. Oyun, hem takım ruhunu hem bireyi destekliyor.

Dilek KARAGÖZ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Paylaş

Son Yazılanlar

Kraliyet çikolatacısı Naciye Tosun

Onu ilk tanıdığımda gözlerindeki tutku beni o kadar çok etkiledi ki, bırak çikolataları bir yana, sen kendini anlat, dedim. Çikolataların lezzetinde kaybolurken, onun azmine, başarısına

Sürdürülebilir yaşamın lezzetli yolu

Günümüz dünyasında, sürdürülebilirlik kavramı hayatımızın her alanına nüfuz ediyor. Bu kavram, sadece çevresel sorumluluğu değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal sorumluluğu da içinde barındırıyor. Atıksız

Yapay Zeka Çağında Avukatlık

Yapay zeka, sadece bilim kurgu filmlerinin değil, günlük hayatımızın da bir parçası haline geldi. Siri’den Alexa’ya, ChatGPT’den Midjourney’e, yapay zeka uygulamaları hayatımızın her alanında karşımıza

Borsa ve Altında Beklentiler

Borsa İstanbul geçen haftayı yüzde 1.91 kazanç ile 10851 puandan kapattı. Bankacılık, holdingler, gıda ve gayrimenkul sektörlerinin endekse destek geldi. TL karşısında, dolar 32.58 ve

Bodrum şaşırtmaya devam ediyor

Her yazın değişmeyen geyiği Bodrum neden boş, ne olacak bu Bodrum’un hali ? 25 yıldır aynı hikayeyi dinlemekten yıldım. Bodrum’un yüksek sezonu bu hafta sonu başlar

Döner gibi dönerin peşine düşün!

Ülkemizin en sevilen lezzetlerinden olan döneri, hemen hemen yaşadığımız her noktada bulmak mümkün. Ancak döner gibi döneri bulabiliyor muyuz?  Orası biraz şüpheli! Ben de İstanbul’un

Akşamdan kalanların zamanı

Akşam, oyalanma becerilerini pekiştirmiş yaşıtlarım için başarılı bir sonlanma noktasıdır. Küçümsemek doğru olmaz ‘sonlanma noktası’ bilimsel bir terimdir. Akşamına kavuştuğu günlerle bir ömür tüketenler için

Barcelona, sana doyamıyorum

Evden ayrıldığım an, tatil benim için başlar.  Nereye gidersem gideyim, içimdeki şalteri indirir, beni bekleyen yeni her şeye karşı kabarmış bir iştah ve heyecanla yola