Beni Sayın Ahmet Necdet Sezer’e götür

Son yıllarda en büyük hayalimdi Sayın Ahmet Necdet Sezer’le görüşmek. Kendisinin sosyal medyada görülmekten çok hoşlanmadığını bilerek, sadece mutluluğumu paylaşmak ve ona olan hayranlığımı bir kez daha belirtmek amacıyla yazıyorum. Onun Cumhurbaşkanı olduğu dönemde Silifke...
Devamını oku

Eylül ve Buca Cezaevi’nde zaman

Eylülden Sonra Buca Hapishanesinin önü akan zaman, arkası yokuş, uzağında bir dağ. İçinde çırpınan bedenleri yaşamdan çekip koparan koca bir ağ. Terli, tuzlu, tutsak bedenleri ile geride bıraktık onları, Gemiler ve koşular dolusu yitirdik birbirimizi,...
Devamını oku

Artois Cadde’nin müdavimi olacaksınız

Kadıköy Caddebostan'da açılan yepyeni bir mekan'daydım geçen hafta. Artois Cadde'nin girişimcisi Şeyma Yıldız, ünlü şef Hazer Amani ve yakın dostlarımızla birlikte upuzun bir sohbet eşliğinde oturduk. Hazer Amani'nin müthiş lezzetlerini tadarken bir yandan da mekanı...
Devamını oku

Marcel Proust’u anlatan gece

Bu haftaki yazımda sizlere  23 Kasım Çarşamba günü, Galatasaray ‘daki Fransız Sarayı içinde yer alan Albert Gabriel salonunda yapılan anlamlı bir etkinlikten bahsedeceğim. Etkinliği düzenleyen kurum, Yönetim Kurulunda benim de yer aldığım “Association  Culturelle Turquie-France”  yani...
Devamını oku

Koşmak piyano çalmak gibi değil

Koşmak deyince aklınızda ne kadar bir mesafe beliriyor? 5 km mi? 10 mu? 20 mi? Uzun mesafe koşusu desem aklınıza ne gelir? Yarı maraton mesafesi olan 21 km mi, maraton mesafesi olan 42 km mi?...
Devamını oku

Yazmak beni tamir etti

“Yazmak beni tamir etti.”

Otuz sekiz yıl dolu dolu yaşanan bir aşkın ardından, yas sürecinde sözcüklere sığınıyor Güliz Kanuni Tunçay. Sevdiğini anlatarak geçiriyor bu süreci, anlattıkça yakınlaşıyor ona, anlatmak da yetmiyor,  yazarlık eğitimi alıp sevdiği adamı, onunla yaşadıklarını yazıyor. Kitabı torunu Kai’ye armağan ediyor. Kai henüz bir yaşında, büyüyecek ve hiç görmediği dedesini bu kitapla tanıyacak.

Bahsedersem yanımda hissediyorum

“O gittiğinde fark ettim, anlatırsam, bahsedersem yanımda hissediyorum. Otuz sekiz yıl birlikte yol yürüdük. Yalnız yürümeyi bilmiyordum ki.”

Güliz Kanuni Tunçay, eşinin arkasından bu satırlarla başlayan bir kitap yazdı. Adı Çılgın Keçi. Adrenalin yüklü bir aşk hikâyesi onlarınki. Bu aşkın kahramanları her şeyin en iyisini yapmak isteyen, mesleğine tutkuyla bağlı bir kimya mühendisi Güliz ve askerlik kurallarına sığmayan bir asker. Denize tutkun, rengarenk bir kişilik, arkadaşlarının “keçi” diye adlandırdığı Mehmet. Onlar çok genç yaşlarda yazlıkta tanışıp, evleniyor ve oğulları Sarp dünyaya geliyor.

Yine bir 27 Ağustos günü elimi bıraktı ve gitti

“Otuz ağustos akşamı bizim kapının önüne uzun bir masa kuruluyor. Yemekler geliyor, sofraya otururken yan yana olmaya özen gösteriyoruz ikimizde. Yeniliyor, içiliyor, şarkılar söyleniyor. O arada, ilk defa elimi tutuyor ve otuz sekiz yıl bir daha bırakmıyor.

Kaderin tecellisi mi desek bilemiyorum, onunla ilk tanıştığım gün olan 27 Ağustos gününden tam otuz sekiz yıl sonra, gene bir 27 Ağustos günü elimi bırakıyor ve gidiyor.”

Fahrettin Mehmet Tunçay’ın 59 yaşında bu dünyadan ayrıldığı o günün gecesinde; çok kalabalık, arkadaşları ve dostlarının olduğu bir meclis kuruluyor evde. Evin bütün odalarında grup grup oturulmuş, her odadan kahkahalar geliyor. Onunla olan anılar anlatılıyor. Bu anılar yok olup gitmemeli diye düşünüyor ve  “Bunları yazmak lazım” diyor Güliz Tunçay.

Hayat kimyadan ibaret

Ama o bir mühendis ve her işin hakkını vererek yapan bir kişilik. Daha çocukluk yıllarında kimya mühendisi olmaya karar vermiş ve çok sevdiği baleyi de istediği disiplinde devam edemeyeceğini düşündüğü için bırakmış. Ona göre hayat kimyadan ibaret ve birçok şeyin sebebi de kimya. 1976 – İstanbul Teknik Üniversitesi’nde okuyor. Mühendislikte birçok ilke imzasını atıyor.

Mühendislik başta yemek yaparken olmak üzere onun hayatının her alanında. Kitap mı yazacak? Yazdığı anılara bakıyor, o mükemmeliyetçi yanıyla düşünüp ”Yok bunlardan kitap olmaz” diyor, Erbulak Evi Yazarlık Okulu’na kaydoluyor. Üç senelik bir kurs sürecinde, hocası Hakan Akdoğan’ın katkılarıyla çılgın keçisini anlatan kitabını yazıyor ve kendi deyimiyle kitabı yazmak onu tamir ediyor.

“Yine mi yaaaa?”

Kitabı okurken, hem bu aşka tanık oldum, hem de çılgın keçinin maceralarıyla yüreğim ağzıma geldi. Onların yaşamında olağanüstü öylesine olağanlaşmış ki  günlerden bir gün Fenerbahçe Marinada akşamüzeri aranıyor Tunçay, ”Hocamın kolu çıktı şimdi ambulans geldi hastaneye götürüyorlar. Size haber vermemi istedi” diyor telefondaki ses. Tuncay’ın cevabı ne olmuş dersiniz? “Yine mi yaaaa?”

“Hiperaktifti,“ diye onu anlatıyor ve devam ediyor Tunçay, “Deniz maceraları hiç bitmez. Hiç yerinde duramazdı. Heykel ve resim kabiliyeti vardı. Aşil tendonu kopup evde kaldığında da resim yaptı. Kitabın kapağında da onun ağaç kütüğü üzerinde yaptığı bir çalışma var.http://www.ceresdukkan.com

Eski şeyleri atmaz, birleştirir başka şeyler yapardı. Tekneyle dünya turu hayali vardı. Kechi Sailing Yelken Okulu’nu kurdu ve devretti. Deniz Harp Okulu’ndaki lakabı keçiydi. Çok kıvırcıktı saçları ve denizde ıslanmazdı. İnatçı değildi aslında.”

“Yelkenler fora…”

Evliliklerinin ilk seneleri eşinin askerliğiyle geçiyor, sonra istifa ediyor ve Çılgın Keçi denizlere yelken açıyor. Kayak, dalma, tenis sportif bir yaşamın içinde, gözü kara her yere korkusuzca giriyor ve yanında sevdiği kadın Güliz. O, “yelkenler fora” diyemiyor aslında. “Ben de onun rüzgârına kapılıp gitsem, savrulup giderdik. Benim aks kanallarım sağlam oturduğu için, sağa sola kaçtığında yakalama şansım vardı.

Ne yapacağı belli değildi. Çıktı evden bakalım ne olacak, kaza yapmış olabilir, arabayı satmış olabilir, ev almış olabilir. Birisinin ona, araba için, “abi bu kasalar eski kaldı” demesi yetiyor, hemen değiştiriyordu. Öyle sınırsız bir para falan da yok aslında. Helikopter pilotu arkadaşımızın uçuş sırasında bulduğu bakir bir alanı arkadaşlarıyla birlikte almaya karar veriyor. Su yok, elektrik yok, kimse nasıl ödeyeceğini bilmeden ödeme şartları konuşuluyor.”

Dengeyi hep sağladı

Onların bu enerji dolu, sevgi dolu beraberliklerinde, keçinin girdiği zor patikalı yollarda onun hep yanında olan Tunçay, aslında bir mühendis titizliğiyle hep dengeyi sağlamış. “Ben galiba bunu ilkokul çağlarında öğrendim” diyor ve ekliyor, “Bir arkadaşımın anne ve babasının trafik kazasında ölümünden çok etkilendim. Bütün dengelerim şaştı. Annemi babamı kaybetme kokusu yaşadım. Beni o zaman annem Pedagoga götürdü. O terapi süreci bana hayatımda hep yol gösterdi. Bir şeyler rayından çıktığında tekrar rayına sokmayı öğretti. Ne kadar zorluklar yaşasam da hiç antidepresan almadım.”

Çılgın Keçi’nin ilk kazası

Çılgın Keçi’nin ilk kazasıyla ilk buluşmasında tanışıyor Tunçay ve bu kazaların devamı hayatı boyunca geliyor. Kitabın bölümlerinden de anlaşılacağı gibi; parmağım koptu, trafik kazası, su bastı, doğrama takarken, bomba… Tunçay kitabında şöyle tanımlamış bu duyguyu “tatillere küçük çocuğunla gidince yüreğin hep pırpır eder ya, gözünü ayırmazsın. Her an bir muzurluk yapar ya da başına bir şey gelir diye endişe edersin.” Ve Çılgın Keçi’yle hayat o tatlı endişeyle devam ediyor.

“OLSAYDI…”

“Marinanın mendireği görünüyor. Biraz daha mı rahatlıyorum. Marinada, “Tekneyi yerine sen çek bakalım” diyor. Heyecanlıyım ama ondan ne gördüysem yapıyorum.İleri gidip dümeni kırarak tornistan veriyorum.Teknenin etrafındaki tekneler de seyirde, durum rahat.Geri geri hızlı gidilecek şekilde giderken iskeleye çok az kala aniden tam yol veriyor tekneyi bulunduğu yere çakıyorum. “İşte buuuu, işte benim karım! “ diye bağırıyor.

Büyük bir gurur onun için.

Olsaydı da yapabilseydik bu seyri

Kitabın son bölümünde de “Olsaydı” diyor Tunçay. Evet, olsaydı neler olurdu diye yazıyor öykülerini. “Keçiciğim olsaydı ne yaşardık. Dört tane, “Olsaydı” hikayesi yazdım. Onlar olamadı. Acı veren şeyler uzak durduğum şeyler, yoksunluğuna çok ağlarım. Kalabalık bir ailede büyüdüm. Pandemide iki sene duvarlarla yaşadım. Mutlak yalnızlıktı. Ama bunu kendime acıma olarak hiç görmedim. Yalnızsan da keyfini çıkaracaksın. Orada da bir özgürlük var. Arabaya biniyorsun, kimse nereye diye sormuyor. Gitmiyorsan da kimse neden diye sormuyor.”

Kitap yazarak yaşamında yine bir ilke imza atan Tunçay, lise yıllarında Memet Fuat’ın eşi İzgen Bengü’nün edebiyat öğretmeni olmasını büyük bir şans olarak görüyor. “Beni çok severdi, onun çok etkisi var, ”diye devam ediyor, “ Kitabı yazma sürecinde arkadaşlarına da anılarını sordum. Bazıları “ne söyleyeyim ki” diye yanıtladı. Ne çabuk unuttunuz dedim. Bazıları da anlattı. Onlara kitapta yer verdim.”

Tunçay, artık yolunun yazarlık olduğunu söylüyor ve yeni kitap projesinden söz ediyor; “ Biraz fantastik yazmak istiyorum. Gerçek hayatta başlayan bir kazayla bir sürü insan ölecek ve bu dünyada ileride bir zamandan bir şekilde ölmeyip torunların, çocuklarının yetişkin olduğu döneme çıkacaklar.”

Güliz Kanuni Tuncay, anılarını topladığı, eşini anlattığı kitabı toruna Kai’ye ithaf etmiş. Kai, dedesini ve bir dönemi bu kitapla tanıyacak. Tuncay, yas sürecini hep eşinden bahsederek geçirmiş, “ne kadar çok konuşursam, o kadar iyi geliyordu” diyor.

Aklıma yıllar önce Irvin Yalom’un Divan kitabında okuduğum bir bölüm geldi. Ne yazdığını tam olarak hatırlamıyorum ama kavgayla ve mutsuzlukla geçen evliliklerde sanıldığının aksine yas sürecinin çok zor geçtiğinden,  ama mutlu anlarla, güzel paylaşımlarla dolu evliliklerde yasın daha kolay geçeceğini söylüyordu.. Evet, birinde pişmanlıklarla, keşkelerle kavrulurken, diğerinde anılarınla gülümsersin ve hayata devam edersin.

“Yıllar geçiyor, o meşhur hızına yakışır bir şekilde bu dünyadan ayrılıyor. Eşyalar toplanıyor. Her yerden çıkan halatlar bir torbaya konuyor. Denizci, teknesi olan arkadaşlara veriliyor.

Artık ne halatlar var hayatımda ne yelkenliler.

Artık her şey neta, her yer sakin…”

 

Mine Türkili

 

 

 

 

 

 

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
error: