Bodrum’dan Leros’a, Leros’tan Bodruma Ege’nin İki Yakası Arasında Başlayan Bir Lezzet Yolculuğu Anadolu Mutfağının Lezzetleri ile Buluşması…
Bazı yolculuklar yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değildir. Bazen bir tabak yemekle başlar, denizin mavisine karışır ve insanı başka bir adaya, başka bir hikâyeye taşır. Benim için Bodrum’dan Leros’a uzanan son yolculuk da tam olarak böyleydi.
Bir yanda Bodrum’un hareketli, yaratıcı ve kozmopolit ruhu; diğer yanda Leros’un sakinliği, tarihi, mimarisi ve Ege’nin kendine özgü huzuru…
Bodrum’da, sanatla gastronominin buluştuğu Galliard a gerçekleştirdiğim ford hands benim için sıradan bir gastronomi etkinliğinden çok daha fazlasıydı.
Çünkü mutfak benim için hiçbir zaman yalnızca yemek pişirmek anlamına gelmedi. Yemek; anılar , kültür, sohbet, insan ve coğrafyayla kurulan bir bağdır.
Galliard ın sanat atmosferi içerisinde Ahmet Uras la hazırladığımız sofrada da amacımız tam olarak buydu: Ege’nin iki yakasının ortak mutfağını, modern bir yorumla buluşturmak.
Bu buluşmaya öncülük eden ve biz Ege mutfağı sevdalı şefleri tanıştıran canım arkadaşım Zeynep Kakınç oldu.
Zeynepçiğimin enerjisi ve Ege denizinin rüzgarları keyifli bir geceye imza attı.
Gün batımının ışığı, denizin kokusu, masadaki sohbetler ve mutfaktan yükselen aromalar birbirine karışırken, gastronominin insanlarını bir araya getiren en güçlü dillerden biri olduğunu bir kez daha hissettim.
Menüde Ege’nin tanıdık tatlarına yer verirken, zeytinyağı, otlar, sebzeler, deniz ürünleri, peynirler ve mevsimin ürünlerine yer verdim … Hepsi Ege’nin ortak mutfak dilini anlatıyordu.Galliard ın şefi Salvatore Salis İle beraber hazırladığımız bu özel gecede Maria’s lezzetleri İtalyan mutfağı ile buluştu diyebiliriz.
Aslında Bodrum ile Yunan adaları arasında denizden başka çok büyük bir mesafe yok. Ama bu kısa mesafe, yüzyılların hikâyesini taşıyor. Aynı güneşin altında yetişen otlar, benzer yöntemlerle pişirilen balıklar, sofralarda paylaşılan mezeler ve zeytinyağının başrolde olduğu mutfaklar bize ne kadar ortak bir geçmişimiz olduğunu hatırlatıyor.
Pop-up gecesinin ardından rotam bu kez denize döndü.
Bu yolculuğu benim için daha da özel kılan ise İDO’nun Ambassador’ı olarak Leros’u keşfetme fırsatı bulmam oldu. Bir gastronomi insanı ve gezgin olarak bir adaya yalnızca güzel koylarını görmek için gitmeyi yeterli bulmuyorum. Benim için bir adayı tanımak; onun sokaklarında yürümek, insanlarıyla konuşmak, tarihini dinlemek ve elbette mutfağını tatmak demek.
Leros adasının iskelesinden adaya ayak bastığın andan itibaren , bir sakinlik bir huzur seni karşılıyor diyebiliriz. İskelenin etrafında duran balıkçı tekneleri, ağlarını onaran balıkçılar ,ağlardan çıkan ufacık balıkları yemeyi bekleyen kediler ve teknelerin etrafında fır dolaşan martılar.
Büyük ve gösterişli turizm merkezlerinin aksine Leros’ta hayat daha yavaş akıyor.İtalyanların Leros adasında yaşayan dönemlerden kalma neoklasik binalar,dar sokaklar, koylar, limanlar ve denizin değişen tonları, adanın kendine özgü karakterini ortaya koyuyor.
Özellikle Agia Marina, Vromolithos,Lakki,Platanos,Pandeli,Dio Liskaria… Her biri Leros’un başka bir yüzünü gösteriyor.
Agia Marina’da yürürken limanın sakinliği insanı içine çekiyor. Tekneler, balıkçı tekneleri ve kıyıdaki küçük kafeler Ege’nin klasik ada görüntüsünü tamamlıyor. Platanos ise tarihi dokusu ve geleneksel atmosferiyle adanın geçmişini daha yakından hissettiriyor.
Lakki ise bambaşka.
İtalya’nın etkisini taşıyan mimarisiyle Lakki, Ege adalarında alışık olduğumuz görüntülerden ayrılıyor. Geniş caddeleri ve Art Deco izleri taşıyan binaları, adanın tarihindeki farklı dönemlerin izlerini bugüne taşıyor.
Ve elbette Leros’un en etkileyici noktalarından biri olan Panteli…
Denize karşı sıralanmış tavernalar, küçük balıkçı tekneleri ve tepede yükselen kale ve değirmenler manzarasıyla Panteli, insanın uzun uzun oturmak istediği yerlerden biri.
Burada bir sofraya oturduğunuzda ,sahanaki karidesler,ızgara ahtapotlar,domates köfteleri ve kalamarlarınızı yerken zamanın nasıl geçtiğini anlamazsınız.
Vromolithos un masmavi berrak sularında yüzmek ise bambaşka bir deneyim
Benim için Leros’u keşfetmenin en güzel taraflarından biri de işte bu sofralardı.
Çünkü Ege’yi anlamanın en doğru yollarından biri sofraya oturmaktır.
Benim için bu mutfak, Bodrum’da hazırladığım Pop-up sofranın doğal bir devamı gibiydi.
Bir tarafta Bodrum’da sanatın içinde kurulmuş modern bir Ege sofrası, diğer tarafta Leros’ta denizin kenarında kurulmuş geleneksel bir ada sofrası…
Aslında iki sofranın dili aynıydı.
Paylaşmak.
Ege’nin iki yakasını birbirine bağlayan en güçlü şeylerden birinin de bu olduğuna inanıyorum. Aynı malzemeye farklı isimler verebiliriz, aynı yemeği farklı yöntemlerle hazırlayabiliriz. Ancak sofraya oturduğumuzda değişmeyen bir şey var: Yemek paylaşılır, sohbet paylaşılır, hikâyeler paylaşılır.
İDO’nun Ambassador’ı olarak gerçekleştirdiğim bu Leros gezisi bana bir kez daha gösterdi ki Ege Denizi insanları birbirinden ayıran değil, birbirine bağlayan bir denizdir.
Belki de Ege’nin büyüsü tam burada saklı.
Bir sabah Bodrum’da kahvenizi içip, akşam Leros’ta denize karşı bir sofrada oturabilirsiniz. Bir yerde sanatla gastronomiyi buluşturabilir, birkaç saat sonra tarihi bir kalenin gölgesinde ada mutfağının sade lezzetlerini keşfedebilirsiniz.
Bir Pop-up sofradan başlayan, Ege’nin maviliğinde devam eden ve Leros’un sakin kıyılarında lezzetle tamamlanan bir yolculuk tam sonuna yaklaşmışken bir davet geldi mail adresime.
Ege’den Güneydoğu’ya, Bir Sofradan Diğerine..
Leros yolculuğumun ardından Bodrum’a döndüğümde, Ege’nin maviliğinden bu kez Anadolu’nun güçlü ve derin mutfak kültürüne uzanan başka bir sofranın içinde buldum kendimi.
Ruins Luxury Resort un Senato restaurantında sevgili Mine Özmen’in hazırladığı özel yemek daveti, benim için yalnızca güzel bir akşam yemeği değildi. Gaziantep mutfağının köklü, güçlü ve karakterli lezzetlerinin Bodrum’un özgür, çağdaş ve kozmopolit ruhuyla buluşmasına tanıklık ettim.
Gaziantep mutfağı denince akla önce baharatların sıcaklığı, uzun pişen yemeklerin kokusu, baklavanın inceliği, kebapların gücü ve yüzyıllardan süzülerek gelen bir mutfak kültürü geliyor. Fakat Mine’nin yorumunda bu köklü mutfak, Bodrum’un deniz kokan atmosferiyle bambaşka bir kimlik kazanıyordu.
Bir sofrada Gaziantep’in cesur tatları, diğer tarafta Bodrum’un Ege’ye özgü hafifliği…
İlk bakışta birbirinden uzak gibi görünen iki coğrafyanın aslında aynı noktada buluştuğunu fark ettim: ürüne saygı ve sofraya verilen değer.
Benim için bu buluşmanın en güzel tarafı da buydu.
Çünkü gastronomi sınırları sevmez. Bir yemek, doğduğu coğrafyanın hikâyesini yanında taşır ve gittiği her yerde onu anlatır.
Gaziantep’in baharatları Bodrum’un deniz havasına karışabilir; Ege’nin zeytinyağı Anadolu’nun güçlü aromalarıyla aynı sofrada buluşabilir.
Tıpkı Bodrum’dan Leros’a yaptığım yolculukta olduğu gibi…
Orada da iki yakayı deniz değil, aslında ortak bir mutfak kültürü birbirine bağlıyordu.
Ruins Otel’deki bu akşam ise bana başka bir şeyi hatırlattı: Türkiye’nin mutfağı da tıpkı Ege gibi kocaman bir buluşma coğrafyası.
Bodrum’da başlayan Pop-up soframdan Leros’un ada mutfağına, oradan yeniden Bodrum’da Gaziantep’in güçlü lezzetlerine uzanan bu yolculukta aslında tek bir şeyin peşinden gittim: Lezzetin hikâyesine
Dostlar için kurulan bir masa, denize karşı yenilen bir ada yemeği ya da kadim bir Anadolu mutfağının modern yorumları…
Hepsinin ortak noktası aynıydı: İnsanları aynı masanın etrafında buluşturmak.
Belki de gastronominin en güzel tarafı tam olarak burada yatıyor.
Yemek sadece karın doyurmaz; insanları birbirine yaklaştırır, kültürleri tanıştırır, geçmişi bugüne taşır ve hiç tanımadığımız coğrafyalara bir lokmayla götürür.
Bodrum’dan Leros’a uzanan deniz yolculuğum ve ardından Ruins Otel’de Gaziantep ile Bodrum’un aynı sofrada buluşmasına tanıklık etmem, benim için Ege’nin ne kadar büyük bir hikâye taşıdığını bir kez daha gösterdi.
Bir yanda deniz, bir yanda toprak… Bir yanda Ege, bir yanda Anadolu… Ve tam ortada dostları birleştiren bir sofra.
Belki de benim için bütün bu yolculuğun özeti tam da bu:
Coğrafyalar değişebilir, sofralar değişebilir,yemeklerin isimleri değişebilir,ama paylaşmanın, keşfetmenin ve aynı masada buluşmanın güzelliği hiç değişmiyor.
Ve ben, yeni bir sofrada yeni bir hikâyenin peşine düşmek için yolculuğa devam ediyorum.
Yürek dağlayan, insanın içini acı ve öfkeyle dolduran bir karanlıkla yine karşı karşıyayız. İzlemeye dahi…
İstanbul, sokaklarında binlerce yıllık hikayeler barındıran devasa bir hafıza mekânı. Bu hafızanın en canlı, en…
Bir tabağın önümüze geliş anı, görünenden çok daha derin bir zamanın eşiğidir aslında. İnsan, lezzeti…
İyi eğitimin gerek şart olduğuna inanırım. Ama hiçbir zaman yeter şartı olduğuna inanmadım. Günümüz rekabet…
Bilimin, sanatın, kültürün ışığında Foça'da kısa bir tatil fena mı olur? Sanat, kültür, bilim insanlığın…
Son günlerde kamuoyunu sarsan, şarkıcı Güllü’nün ölümüyle ilgili iddialar ve hazırlanan iddianamedeki kan donduran detaylar,…