Bana bir yaşam öyküsü gerek

Bazı dağlar vardır, ne bir ot biter üzerlerinde ne bir ağaç tutunur. Bir ayak izi, kanat gölgesi düşmez yamaçlarına. Hayattan bir iz bulunmaz; ibadet, yakarış, dilek tutunmaz üzerinde. Durmuştur, durulmuştur, beli bükülmüş, sendelemiş, dizleri üzerine çöküp kalmıştır.

Elini eteğini toplayıp sonsuz yinelemelerden ayrılmıştır. Bir ömre anlam verme telaşında ne varsa kayıp düşeceği sarp yüzeylerinde ‘yok oluş’ tek buyurgandır.

Bazen başka bir gezegene düşmüş gibi etrafımdakilere yabani, yabansı, aval aval bakınıyorum. Bir şey olsun tanıdık, bildik gelmiyor.

Tebeşirle işaretlenmiş yarı açık kapılar, kapkara isleri ile yanık yüzeyler, yıkılmış bacalar, çatlaklarından otlar fışkırmış nemli duvarlar, kurumuş kuyular, saman, toz ve çalı parçalarının rüzgarla dönüp yükseldikleri yerden tiz seslenişleri.

Önce ve sonranın, eski ve yeninin, beklemelerin, seslenmelerin olamayacağı, karşılayan ve uğurlayanın sessizlik olduğu; mitolojik bir sahnede değil,  ‘içimiz’ dediğimiz  boyutsuz tasarımda, eğleşmesi tekin olmayan korkutucu bir yerde olduğumu  anlıyorum.

En olmadık, kestirilemez yer ve zamanda, hiçbir çağrısını duymadan çekildiğim, zamanın bir yeraltı madeni gibi saklandığı, hiçbir isteğin henüz söylenme vaktinin gelmediği yerde. Hayatın denge ve yön okunun ileriye dönük olduğu koca bir aldatmaca; anda, yanıbaşında beni tutamayan gevşek tutuşuna içerliyorum.

Sezgilerimle uzak durmaya çalıştığım, en sıradan oyalanmalara tutunduğum an içinde ne oluyorsa, bağlanıp götürülüyorum. Bu kaçırılış, sürükleniş, bu karşı koyamadığım alıkonuş, aksından kopan bir tekerleğin ölümcül yalpalamaları kadar ürkütücü geliyor.

Amaçlar edinmiştim, verdiğim sözler, sıra sıra okuyacağım kitaplar, günlükler, mektuplar ile fazlasıyla bu zamana aittim. Sırası geldiğinde boy boy şikayetlerim de eksik olmazdı, pişmanlıklarım, geçirdiğim her günde kendini yenileyerek bir gün arkamdan geliyordu. Günlerin bezginliği bir sarmaşık gibi sarılmış bedenime diye başlayıp gerisini getiremediğim sadakat günlüklerim vardı.

Yokluklar, kayboluşlar içindeki ‘o yerin’; kendi geçmişimde bırakmaya, uzaklaşmaya çalıştığım o yerin; düpedüz bugünün kendisi, bugünün aklımdan, boş hayallerimden kurtulup kendi gerçekliği ile karşıma dikildiği yer olduğunu anlamaya başlıyorum.

Yüreğim daralıyor, varlığımı, aldığım nefesi zerrece umursamayan bu çekimsiz yerde,  gördüğüm ve hissettiklerime bu yakıştırmaları yapanın halen içimdeki yaşama tutunma arsızlığı olduğunu anlıyorum. Tozun toprağın, kurumuş kuyunun, terkedilmiş yanık evlerin görüntüsü sürüp giden yok oluşun karşılığı.

Çırpınma yok, direniş yok, yenilgi yok; sadece yok oluşun gerçekliği var. Ya hüzüne ne demeli. Yok oluş ve bitişleri, terkedilişleri, yaşamanın insiyaki azminden uzak tutmaya çalışan ego soylusu hüzüne.

Safa Özkızıltan

 

Safa Özkızıltan

Esin Pireleri

Recent Posts

Nüfusun yüzde 80’inin enflasyonu başka

Nüfusun yüzde 80'inin enflasyonu başka ekonomi yönetiminin enflasyonu bambaşka AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı…

20 saat ago

Birlikte yürümek ve hissetirdikleri

Bir ucundan görününce yürüyüş kolu, aklımızdan geçenle karşılarız onu. Bazen bir düğün alayının sevinciyle titreşen…

3 gün ago

Mermer Tezgâhta Eşitlenen Hayatlar

İstanbul, her sokağında farklı bir zaman dilimini yaşatan, katmanlı hafızasıyla insanı büyüleyen bir şehir. Bu…

4 gün ago

Serum çağında yaşıyoruz: Peki hangileri gerçekten gerekli?

Bir dönem güzellik rutini temizleyici, nemlendirici ve güneş koruyucudan ibaretti. Şimdi ise banyolarımız küçük bir…

7 gün ago

Şiddet, Ceza ve Toplumsal Hafıza

Şiddet, Ceza ve Toplumsal Hafıza: Ozan Güven Vakası Üzerinden Bir Değerlendirme Bazı olaylar vardır ki…

1 hafta ago

Cehenneme giden yolda piyasalar saçlarını tarıyor!

Küresel piyasalar 25-29 Mayıs haftasını zorlama bir coşkuyla geride bıraktı. İsrail-ABD ittifakının İran'a saldırmasıyla ve…

1 hafta ago