Categories: Köşe Yazısı

Bir zamanlar Köy Enstitüleri

Yurt belleyip yaşadığımız bu topraklarda bir zamanlar, akıllarını, bilgilerini, tüm deneyimlerini ve hayallerini bir araya getiren yüksek karakterli eğitimciler, köylümüzü eğitmek ereği ile yola çıktılar. Bu insanların en zorlu görevi, bilisizliğe boyun eğmiş, yaşadığı çağın gereklerinden habersiz kuşaklara Cumhuriyetin aydınlık müjdesini ulaştırmaktı.

Önceki yıllarda askerliğini onbaşı –çavuş olarak yapmış, okuma yazma bilen yurttaşlar altı aylık eğitimden sonra bölgelerinde Eğitmen olarak görevlendirilmişlerdi. Sorumlulukları okuma yazma, basit matematik, yurttaşlık bilgisi öğretmekti.

Görev yaptıkları köylerde ilk derslikler imece yoluyla yapılmış veya her nasılsa bulunan bir oda olmuştu.  Çoğu köy ilk kez tanıştı okul ile öğretmen ile. O zamana değin hiçbir devlet görevlisiyle karşılaşmamış köylere girildiğinde, karşılıklı olarak konuştukları dili anladıklarına sevinmişlerdi herhalde.

Kulağa hoş gelen ‘’yurttaşlık’’ sözünün yaşamlarında neyi değiştirebileceğine ait çoğunun bir fikrinin olmaması çok doğaldı. Mecalsiz Anadoluyu bu savaşıma dahil etmeden kazanılan savaşların önemi olmayacaktı.  Hasan Ali Yücel söylemişti,

‘Demokrasi olur mu, okuma yazma yoksa,

Hiç bina kurulur mu, kürek yok, kazma yoksa’

Bu mücadelenin yorulmak bilmez, boyun eğmez insanlarla yürünebilecek çetin bir yolculuk olduğu apaçıktı. Cumhuriyet; korkutulup, sindirilmiş, utandırılıp gücendirilmiş yurttaşına ulaşıyor, karatahtanın önünde, bambaşka bir dünyayı tanımaya davet ediyordu. Ülkenin başlıca sorununu yurttaşının yetiştirilmesi, eğitimi olarak görebilen bu eğitimcilerin pek çoğu yaşamlarını  kendilerini yetiştirmeye adamış; birçok ülkede değişen eğitim sistemlerini yerinde inceledikten sonra, yaralarımızı sarabilecek bir programı deneysel olarak başlatmaya  cesaret  göstermişlerdi.

Binlerce köyü görüp, koşullarını yerinde değerlendiren İsmail Hakkı Tonguç, geçmiş deneyimlerin tüm  sonuçlarını büyük bir titizlikle ortaya koymuş, Köy Enstitüleri programının uygulama alan ve işlevini tanımlamıştı.

Tonguç’un dünya görüşünde bütün insanlığı kucaklayan bir aydınlık vardı. ‘’Elimden gelse, bütün dünya okullarının programlarına, insanın insanı sömürmemesi adlı bir ders koyardım’’ sözünde tüm toplumbilim derslerinden süzülmüş bir gerçeklik vardı.

Hani bir fidan dikersiniz toprağa; filizi, yaprağı köpürür, salkım saçak köklenir gözünüz önünde;  sevdi dersiniz toprağını. Kurulduğu 21 ayrı  yurt toprağı da öylesine sevdi Köy Enstitülerini.

Ülkenin coğrafyasına en uygun yerleşkelerde kurulan Köy Enstitülerine kız ve erkek öğrencileri almak için eğitim başları köy köy dolaşıp insanlara meramlarını anlatmaya çalıştılar. Kapıları şimdiye değin vergi ve asker toplamaktan başka amaçla çalınmayan aile ocakları için bir işgücünün eksilmesini göze almaktı bu seçim.

Köylerinden yola çıkan öğretmen adaylarının her birinin okuluna varışı apayrı bir öyküydü. Anadolunun ücra bir köşesinden başlayan yolculuk tarifsiz engellerin egemenliğindeydi. Okulun kapısına varan çocukların çekilen fotoğraflarında yüzümüze vurulan, yürek yakan bir gerçekti. Çoğu upuzun yollardan yayan gelmişti, yaşadıkları zor ve yoksul yaşamı dillerinden önce, dökülmüş üst-başları yeterince anlatıyordu.

Karşılamalar çok sıcaktı, yeni giysiler, iç çamaşırları veriliyor, ilk saatlerden başlayan eğitim ile beden temizliği ve bakımına yönelik alışkanlıkların yer etmesi isteniyordu. İlk günden başlayarak öğrenciler her alanda sorumluluk yükleniyor, ekmeğin yapımı, dağıtımından, misafir karşılama- ağırlamaya kadar her konuda etkin olarak görev yapıyorlardı.

Dersler kuramsal ve uygulamalı olarak veriliyor, ‘’iş içinde eğitim’’ ilkesine titizlikle uyuluyordu. Fidan dikecek çukuru kazmayı, okula su getirmeyi, çevre düzenlemesini,  çatı onarmayı, tuğla ve kiremit yapmayı, dikiş dikmeyi, arıcılık ve balıkçılık yapmayı, hayvan bakımını,  Sağlık Bilgisi derslerinde temel sağlık bilgi ve uygulamalarını öğreniyorlardı.

Bu gönülden destanı yazanlar; örnek olmak, önder olmak, göstermek, öğretmek, uygulamada yanında olmakla, Türk köylüsünün yeni bir çağı tanımasına neden olmakla kalmayıp, aydınlanmanın da tutkulu sözcüleri olmuşlardır.

Kuruldukları 17 Nisan gününü ortak doğum günü olarak kutlayan Köy Enstitülüler, destansı bir mücadele ile kurtarılmış olan Anadolu topraklarında en önemli savaşımın artık cehalete karşı verileceğinin bilincinde yetişmiş, öğretmenliği bir yaşam boyu yapmayı benimsemiş, çağdaş eğitimin yılmayan emekçileri olarak,  ülkemizin aydınlanma tarihinde ölümsüz bir deneyimin mimarları olarak anılacaklardır.

Safa Özkızıltan
Safa Özkızıltan

Esin Pireleri

Recent Posts

Babamı orada bıraktım, orada buluyorum

Aklımın yazdığını, yüreğim bozuyor bazen. Yalanlayıp, mahcup ettiği yok ama birilerinin gözüne gireceğim diye ışıltısı,…

4 saat ago

Geçmişten Geleceğe Ulaşan Evrensel İzler

Masaya gelen her tabak, aslında toprağın zamana yazdığı sessiz bir mektuptur; insanın coğrafyayla kurduğu en…

2 gün ago

Konutun kaderini artık faizler belirlemiyor

Türkiye’de konut piyasası son yıllarda yalnızca fiyat artışlarıyla değil, erişilebilirlik sorunu, finansmana ulaşım güçlüğü ve…

4 gün ago

Ve kedilerin sessiz tanıklığı…

Bahanelerin arkasına gizlenen hayatlar ve kedilerin sessiz tanıklığı... ​İnsanoğlu; kendini korumak, konfor alanından uzaklaşmamak ve…

6 gün ago

Lipödemi tanıyor musunuz?

TARTIDAKİ RAKAMDAN FAZLASI: Lipödem Birçok kadın yıllarca fazla kilolarıyla mücadele ettiğini düşünürken aslında lipödemle yaşıyor…

6 gün ago

Hürmüz krizi 14 milyar dolara mal olacak

ABD-İsrail ile İran savaşının ardından yükselen fosil yakıt fiyatları, 2026 yılı sonuna kadar Türkiye'nin enerji…

1 hafta ago