Çöl…
Sağıma-soluma benden eksilenleri; birkaç çağın uykusunu, kimi vaktin gafletinde yitirilenleri, gecikmeleri, ertelemeleri eklemeye çalışıyor, bir tohumun umudu ile gözümü açıp, beni tutacak bir köke kavuşmanın hayalini kurduğum yerlerde geziniyorum.
Uçsuz bucaksız topraklarda herkesin bir yeri vardır diye düşünüyor, biraz olsun rahatlıyordum. Her gittiğim yerden ayrılırken, hayallerimin uydurduğu hikayelere daha gönülsüz inanır olmuş, o arada ömür yükümü de azaltmıştım.
Bu şehirde bir türlü gece olamayışından başka derdim yokmuş gibi başım havada gezinip duruyorum. Derdim yıldızları görecek kadar geceye karışmak.

Her yeri ışığa bulamışlar; nefesim tükenesiye yürüdüğüm yollardan geriye türlü telaşlar, boğuşmaya benzer iç içe geçişlerin bunaltıcı görüntüleri kalıyor. Yıldızlara uzanan gece, çığırtkan ışıkların vaveylasında çoktan gözden yitip gitmiş oluyor.
Kaybolmayalım diye her yeri ışıklandırdıklarını söyleyenler, her yeri tıpa tıp aynı olan bu şehirde çetrefil yollardan neler umduğumuzu hiç öğrenemeyecekler. Sadece yönleri ve yolları yok etmedi; mevsimleri, gençliğimi, ağaç altlarını, duvar diplerini de yok etti aydınlık. Gökyüzünün mavi çadırı kurulunca, seyirlere sunulan oyun başlamaya görsün, bekle artık gece olsun.
Ya bir kuyuya inecektim ya da geceyi yok eden bu şehirden kurtulmanın yolunu bulacaktım. Sonunda bir fırsat bulup parmak uçlarıma basarak kaçmayı başardım. Ayağımı bastığım yerler yumuşamaya başladığında, etrafımda pek az ağaç, kaya, çalı olduğunu fark ettim. Çevrede hiç ışık kaynağı yoktu.
Gökyüzüne baktım, Ağustos ayının ortaları olmalıydı. Çıplak yüzeylerine yansıyan ay ışığı ile ötede görünen dağlar, birbirine sarılıp uyuyakalmış sevgililer gibiydi. Tahmin etmeye çalıştım; bastığım toprak yürümeyi zorlaştıran, daha önce yaşayan her şeyin kuma dönüştüğü bir yerdi. Bir çöl olmalıydı.
Nasıl bir yerse; karanlık, yalnızlık, yolda kalmışlık, hiç biri en ufak korku vermiyordu.
Dilediğim yerdeydim, bu topraklarda önceki zamanın bütün hasatları bitmişti. Göç eden kuşlar, bir yol bulmaya çalışan kımıltılar görmüşlerdi.
Muhibbi Fuat ile gökyüzünü çalışmıştık. Alfabeyi söker gibi olmuştum, her gecenin sözcüğü doğal olarak farklıydı. Çoban Yıldızı’nı, Ay’ı, meteorları, sıralı gezegenleri eskilerden kalma tılsımlı öğretilerin gizemli fısıltısı ile konuşurduk.
Bütün gezegenleri gözümüze kestirmiş, her hallerinden anlam çıkarmış, hepsi ile şairane yazışmıştık. Her güne bir sayfa koparan zaman, ne yaşadığımıza aldırmadan yeni takvimleri asıyordu duvarlarımıza.
Dört duvarın arasında kaldıktan sonra ‘’ gereği düşünüldü ’’ diyecekler hep odamızdaydı. Her akşam gözüm Çoban Yıldızı’nı arıyor. Diğerlerini huzurla yayılmış sürüsü gibi görüyorum.






