Türkiye’nin uluslararası bilinirliğe sahip sanatçılarından biri Gürbüz Doğan Ekşioğlu… Çizgileri ile konuşan ustalardan… Çizgileri “The New Yorker”ın kapaklarını süsleyen Ekşioğlu, göğsümüzü kabartan işler yapmaya ve anlatamadıklarımızı çizmeye devam ediyor, sürekli üretiyor. Kendi deyimi ile mücadelesini böyle sürdürüyor.
“Köyde yaşayan dokuz çocuklu bir ailede doğmuş, annesi okuma yazma bilmeyen, babası ilkokul mezunu bir çocuk olarak, bugün uluslararası bir sanatçıysam bundaki en önemli etken Cumhuriyet Türkiye’sinde yetişmiş olmam sayesindedir.”
Ardından da ekliyor: “Cumhuriyet’in kurulduğu dönemde insanların daha idealist olduğu doğrudur belki aynı biçimde olmayabilir ancak bunlar temel değerlerimiz ve zaman değişse de bu değerler değişmez.”
Bugünkü Türkiye’yi konuşuyoruz, karamsar olduğunu gizlemese de bütün olumsuzlukların eğitim ile çözüleceğine olan inancını dile getiriyor: “Şöyle örnek vereyim, bir elma var. O elmanın kurtlar tarafından yendiğini, her tarafından tırtıklandığını düşünün. Bunu bireysel olarak önlemeye gücüm yok ama gözlerim görüyor ve aklım eriyor. Bu resmi görüyoruz ama bir şey yapamıyoruz.
Sıkıntı bu. Herkes her şeyin bilincinde ama hiç kimse bir şey yapamıyor ama unutmamak gerekir ki olumsuzluklar, olumlu zamanların da habercisidir. İnsan isterse olumsuzluk olarak görünen her şeyi olumlu hale çevirebilir. Bunun için öncelikle gerekli olan ise eğitimdir.”
Dünyanın geneline baktığımızda bugün tabii daha farklı bir dünya var. Tüketimin arttığı bir çağda yaşıyoruz.
Teknoloji çok hızlı ilerliyor ve paralel olarak ihtiyaçlara değişiyor, üretilen her aleti bizim ihtiyacımız oldu ve onlara sahip olmak için yeterli derecede para gerekiyor, ekonomik yetersizlik olunca idealler de değişti, genel olarak bu kenetlenme ruhu değişime uğrasa da Cumhuriyet’in temel değerleri hiç bir zaman değişmeyecektir, inancındayım.
Çocukluğun Ordu’nun Mesudiye kazasında geçti. Annem okuma yazma bilmezdi, ömrü boyunca abilerim kızlar okula gitmez diye beni okula göndermediler diye hayıflandı. Babam ilkokul mezunuydu, namazını kılar, oruçlarını tutardı. Muhafazakar değillerdi, dini ve milli bayramlar keyifle, neşeyle kutlanırdı.
Babam aydın bir insandı. Şiir, destan yazardı, tarihe çok meraklıydı, okumayı çok severdi. Yaşadığımız kasabada kitapçı yoktu ama günlük gazete gelirdi, evimize her gün gazete girerdi, özellikle köşe yazıları dikkatle okunur, üzerinde konuştuğumuz olurdu. Babam ud çalardı. Haftanın üç günü de rakı içerdi. Annem Hatice Ekşioğlu okuma yazma bilmemesine rağmen görgülü ve modern biriydi. Saçlarına evde oyalı tülbent, dışarıda eşarp takardı.
O da derdi ki “O başka, diğeri başka…” Böyle bir ailede yetiştim ben. Din bizde, Allah’a saygı, insanlar ile yaratılmışlara saygı ve ahlak olarak karşılık bulurdu. O zamanki değerlerde de en önemli etken ahlaklı olmaktı.
Babam mesela bize hiçbir zaman mühendis olun, hâkim savcı olun, öğretmen, doktor olun, demezdi. “Her zaman ahlaklı olun,” derdi. Hatırlıyorum, birinden övgüyle söz ederken, “Ne ahlaklı adam,” derlerdi. En büyük erdem ahlaklı olmaktı.
Peki, yaşadığınız bölge ya da mahalle?
Komşuluk ilişkileri çok iyiydi. Komşudan bir ikram geldi mi o tabak boş çevrilmezdi. Çocuk gelip bir fincan şeker istedi mi yanında bir şey daha verirdin. Komşuda pişer bize de düşer, deyiminde olduğu gibiydi. Bazı insanlar çok güzel dolma yapar bazıları çok güzel turşu kurardı. Annemin de iki büyük
küpü vardı. Bu küplere turşu kurardı. Biri bizim için, diğeri dağıtmak içindi. Çok güzel bir ortamda büyüdük. Endişe, kaygı, korku, kavga olmadan, sınıf farkı olmadan huzur ve mutlulukla büyüdük.
Evet, kesinlikle. Düşün ki ben Ordu’nun Mesudiye ilçesinin Aşağıgökçe Köyü’nde dokuz çocuklu bir ailenin son çocuğu olarak doğuyorum. 9 yaşındayken annemin, Ordu’da fındık bahçesi var, bu nedenle oraya göç ediyoruz.
İlkokulu, Gazi İlkokulunda, ortaokulu Hamdullah Suphi Tanrıöver Ortaokulunda okudum. Sonra Ordu Lisesine gittim. O günlerde yetişen bir çocuk olarak bugün dünyanın en önemli dergilerine kapak yapıyorum.
Bu noktaya gelebildiysem Cumhuriyet’in bana verdiği eşitlikçi imkânlar sayesindedir. Şimdi düşünün, okullar paralı, hastaneler paralı… İyi vakıf üniversiteleri iyi hocaları kadrolarına transfer ediyorlar.
Bugün baktığınız zaman, kendi alanım için konuşursam güzel sanatlar fakültelerinde eğitimin çok zayıfladığını söyleyebilirim. İyi hoca olmanın temel koşulu hocanın kendi alanında yetkin işler üretmesidir, hoca üretirse öğrencisinden ürettiklerini yaptırır, öğrenci iyi yetişir, yabancı dil sınavından 55 puan alan öğretim üyesi, doçent, profesör kariyerlerine sahip olabiliyor.
Mesleki yeterliliğin ön planda olmasıyla eğitim kalitesinin yükseleceği inancındayım. Mesleki yasamı boyunca profesyonel bir iş; logo, ambalaj, kitap kapağı, poster, illüstrasyon üretmeyen kariyerli hocaların olduğunu biliyorum. Tabii burada hocaları değil de sistemi eleştirdiğimi belirtmek isterim.
Bilmeyen öğretir duruma geldi yani?
Evet, bir sürü üniversite var. Bir sürü de mezun var ama iş sahası yok. Dolayısıyla en iyi üniversitelerde okuyan çocuklar bile iş bulmakta zorluk çekiyor. Şimdilerde üniversite okuyup da kasiyerlik yapan, sitelerde, bankalarda güvenlik görevlisi olmuş mezunlara sıklıkla karşılaşmak mümkün. Daha önce de dediğim gibi önceden her okuyanın bir iş bulma garantisi vardı, geçirebilecek maaşı vardı ve tasarruf edebiliyordu, maalesef simdi bu koşullara sahip mezun çok çok az.
Tabii ki… İlk zamanlara bakıyorsunuz çok sayıda fabrikamız var; şeker fabrikası, tütün fabrikası, basma fabrikası, pamuk fabrikası vb. Köylerde arpa, buğday, mercimek ekilir, harmanlar yapılırdı.
Şimdi köylü şehre indirildi, köylerdeki araziler boş kaldı ve biz buğdayı dışardan alıyoruz. Şeker fabrikaları yabancılara satıldı, onlar orada GDO’lu mısır şekeri üretiyorlar.
Dünyada bugün hâkim sistem bizim bu değişimimize ne kadar etki ediyor?
Tabii ki Türkiye bunu tek başına yapmıyor. Emperyalist ülkeler var, Amerika, Avrupa Birliği… Onlar kendi konfor alanlarını devam ettirmek için diğer zayıf ülkeleri bir şekilde sömürmesi lazım. Yani bizim madenlerimizi neden Kanadalılar çıkartıyor? Dolayısıyla böyle bir sistem kurulmuş.
Ancak Cumhuriyet değerlerine dönüp baktığınızda benim aklıma ilk gelen eşitlik, herkesin karnını doyurabildiği, her konuda fırsat eşitliğine sahip olduğu, kimsenin başka bir birinin özgürlük alanına girmediği, ahlakın ve dürüstlüğün önce olduğu bir sistem… Atatürk, parçalanmış bir ülkeyi bir bayrak altında buluşturdu ve bize teslim etti. Cumhuriyet bu toprakları, sınırları, mirası korumaktır ama şu anda bakıyorsunuz on binlerce insan pasaportsuz olarak sınırlarımızdan içeri giriyor.
Ülkenin geleceği adına siz de karamsar olanlardan mısınız?
Bazen çok karamsarım. Şöyle örnek vereyim, bir elma var. Her yanından o elmanın kurtlar tarafından yendiğini, tırtıklandığını düşünün. Bu durumun bireysel olarak önlemeye gücü yok ama gözler bunu görüyor, Bende bu resmi görebiliyorum. Hepimiz görüyoruz ama bir şey yapamıyoruz. Sıkıntı bu.
Herkes her şeyin bilincinde ama hiç kimse bir şey yapamıyor. Mesela ben sanatçı olarak çiziyorum ve çizdiklerimle anlatıyorum. Ormanlar yanıyor çiziyorum, ağaçlar kesiliyor çiziyorum, maden açmak için çevre katlediliyor, çiziyorum. Elimden gelen bu…
Böyle bir ortamda insanlar arasında bölünmelere yol açan, ötekileştirmelerin üzerine çıkmak çok zor, sanırım?
Ben sanatçıyım, sanat konuşurum ama bakıyorsunuz toplumun gündemindeki konular üzerine çizdiğiniz için sanat konuşulacak bir buluşmadan bile veto yiyebiliyorsunuz. Çünkü konuya siyasi olarak bakılıyor ama ben karşıt görüşlü biri ile karşılaştığımda ben ona saygı gösteriyorum. Kaldı ki Kaz Dağları’na maden açılmasına bu ülkenin bir vatandaşı neden karşı çıkmaz? O bu ülkenin çocuğu değil mi?
Ve istese de istemese de ses çıkarmayarak bu değirmene su taşınmasına destek vermiş oluyor?
Tabii kolay şeyler değil bunlar. Evi kira olabilir, çoluk çocuğunun ihtiyacı olabilir. İnsanlar ekonomik olarak güçsüzleştikçe tek amaçları temel ihtiyaçlarını gidermek olunca başka sorunlar onu ilgilendirmiyor.
O zaman böyle ayrıştırma yoktu. Politik ayrımcılık yoktu. Şu anda bunu aşmak için gösterilen çaba, sizin gibi olanlara ulaşıyor ama genele yayılamıyor.
Bakın sosyal medyaya… Herkesin arkadaş grubu belli… Herkes, arkadaş grubundakilerin bildiği ve onayladığı şeyleri paylaşıyor. O kümenin dışına çıkamıyor.
Tarih kitaplarındaki böl parçala, yönet yazıyordu, bugün bunun pratiğini yaşıyormuşuz gibi… Bu durum toplum mühendisliği ile oluşturulmuş olabilir diye de düşündüğüm olmuştur.
Sizce bu işin çaresi nedir?
Eğitim… Bireysel olarak ne kadar çabalarsanız çabalayın okuldaki eğitimden gelmesi gerekiyor. Biz ilkokuldayken yurttaşlık bilgisi vardı, askerlik, mantık, felsefe dersi vardı. İş eğitimi, el işi vardı.
Sonuçta sen ilkokulda çocuklara doğa ve hayvan sevgisini, bilincini aşılamazsan o çocuk orman kesilip otel yapılırken sesini çıkarmaz. Bu eğitim verilmediği zaman istediğiniz kadar bireysel çaba gösterin…
Peki, bu karamsarlığı nasıl kıracağız?
Dört yüz bin dolara vatandaşlığın verildiği bir ülkede karamsar olmamak imkânsız olsa da umudumuzu yitirmeye hakkımız olmadığını söylemek isterim.
Bu ülkenin kapısına kilit vurup gidemeyeceğimize göre, sizce umut nerede?
Tabii ki mücadeleye devam… Bireysel olarak çaba göstermeye devam… Örneğin yeni bir sergi açma hayalindeyim. Bu sergi sadece kuşlar üzerine… Çünkü kuş en özgür canlıdır, beyaz kuş özgürlüğü, barışı temsil eder, Çocukluğumdan beri ülkemizde demokrasi ve barışa hep özlem var.
Darbeler, damlar, tutuklanmalar… Bütün bunlarla ilgili yaklaşık 120 tane sadece özgürlük temasını anlatan kuş resmim var. Barışı ve özgürlüğü savunan bir sanatçı olarak mücadelemi vermek beni vicdani olarak huzurlu yapmaktadır. Yeteneğimi, birikimimi, insanlığı, hayvanları, doğayı korumak yönünde kullanmayı tercih ettim, belki de bu misyonla yaratılmışım, bundan dolayı kendime saygım var. Yasadığım dünya için, ülkemiz için mücadele verenlerin gün geçtikçe çoğalmasını ümit ediyorum ve diliyorum.
Kavramları herkes kendini haklı çıkarmak için kullanıyor hatta yeniden tanımlıyor ama?
Evet, bizde bazı şeyler yanlış anlaşılıyor. Bu da yine eğitimle ilgili… Özgürlük dediğimiz konuda da tabii başkasının sınırlarını ihlal etmemek gerekiyor. Örneğin bizim apartmanın önünde gelip içeceğini ya da sigarasını içen çöpünü orada bırakıyor.
Birkaç kez uyarmamıza rağmen hâlâ devam ediyor. Bu durum, yani kurallara uymamak, etrafı rahatsız etmek özgürlük değildir. Ben evimin içinde gürültü yapabilirim ama alt komşum rahatsız oluyorsa yapamam. İstediğimi yaparım benim evim, özgürüm diyemeyiz.
Güzel bir hikâye var; bir beyaz Kızılderili kabilesini ziyaret ediyor. Çadırın kapısında bekleyen iki köpek görüyor. Biri beyaz, biri siyah… Beyaz adam diyor ki, bu köpeklerin neden biri beyaz biri siyah? Beyaz adam Kızılderili reise soruyor, neden iki kopek ve biri siyah, biri beyaz?
Kızılderili de diyor ki, beyaz iyiliği, siyah kötülüğü temsil ediyor. Peki, döğüşseler hangisi diğerini yener diye sorulunca Kızılderili diyor ki; hangisini daha çok beslersen o yener. Şu anda bana göre en çok kötülük besleniyor.
Dünya kurulduğu günden bugüne yedi kere yok olmuş ve yeniden kurulmuş ama o zamanlar insanlar yokmuş. Doğa kendi kendini yenilebiliyor.
Şimdi insan var ve insan dünyayı yok ettiği için dünya kendi var etmek için yeni bir şey bulamayacak. İçinde bulunduğumuz çıkmaz bu. 2030 yılında 50 milyar insan olacak dünyada.
Nasıl beslenecek nasıl su bulacak bu insanlar? Parası olmayan yiyeceğe, suya nasıl ulaşacak? Konuya buradan bakıyorum.
Peki, bütün bunları anlatmak için sanat nasıl bir araç?
Her insan bir evrendir ama bunu bilmez. İnsan bilinci boş bir kap gibidir. İnsana ne verirseniz o olur. Şimdi bakıyorsunuz televizyonlarda gündüz kuşağı veya yemek programlarında izleyiciler kavga gürültü izliyorlar, sonra yine kavga, entrika olan dizi filmler tüm kanallarda…
İnsanların bilgilenmelerini sağlayan, gelişmelerini sağlayan, onlara soru sorduran programların olmaması yönetimin bilgi sahibi, düşünen, soru soran insanın yetişmesini istemediği gibi bir sonuç çıkartıyor.
Mesela öğrencilere yetenek sınavlarında hangi şiirleri veya şairleri sevdiğini soruyoruz. Çocuk, “Ben şiir sevmem,” diyor. Yetiştiği ortamda ona kimse şiirin ne olduğunu anlatmamış. Öyle bir ortamda büyümemiş. Bu çocuğa sen nasıl Nazım Hikmet’i, Cemal Süreyya’yı, Edip Cansever’i anlatabilirsin? Almak istemiyor.
Yetiştiği eğitim sistemi ve aile anlatsaydı o çocuk da şiiri algılardı. Biz kabın içine kirli su koyuyoruz. Doğal kaynak suyu koymuyoruz. Kirli su olan bir kaba ben nasıl temiz su koyacağım?
Düşünemeyen insan soru soramaz. Soru soramayan insan da gelişemez. Şu anda sistem dışarıdan verilen bir düşünce biçimini veya bir teori ya da programı benimseyip onun dışına çıkamayan bir kitle yaratıyor.
Bir insan kendi çevresinde saygı sevgi görüp konfor içinde yaşıyorsa ve ürettiklerinin maddi karşılığını buluyorsa politika onu ilgilendirmiyor. İdealist insan yok mu derseniz onları da zaten sistem dışlıyor. Vatansever insanlar her zaman var ama vatanseverliği yok etmek için baskılar da çoğaldı.
Tabii… Şöyle ki ben hiçbir politikacıyı ya da insanların siyasi görüşlerini hedef alarak konuşmam, kimseye saygısızlık yapmam ama hepimizin sistemi eleştirme hakkı var, sanatıyla iktidarı eleştirdiğim için iktidara ait bir yerel yönetim sergi açmak için bana yer verilmiyor veya bir tanıdık vasıtasıyla orada sergi açabiliyorum, sistem orada elinizi kolunuzu bağlıyor.
Yine başka bir konu artık gökkuşağı olan resim yapmıyorum, eşcinsellerimi koruyorsun diye yazıyorlar. Hâlbuki ben herkes kendi özel yaşamını istediği gibi yaşayabilir anlayışındayım ama artık ben gökkuşağı resmi yapmıyorum.
Düşünün ki bu bir hoca! Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet içinde yetişmiş ve profesör unvanı almış bir kişi! Bugün sanat insanlara ulaşmıyor. İnsanlar sanatla buluşmuyor ve onları buluşturacak bir sistem yok. Bugün eğitimde felsefe dersi yok, mantık dersi yok, resim ve müzik dersi de seçmeli olduğu bir eğitim sistemi var.
Sanatın, insan gelişiminde ekmek su gibi gerekli olduğu anlaşılır mı tekrar sizce?
Verilmediği müddetçe anlaşılmaz. Ne yersek oyuz, sözünde olduğu gibi bize ne verilirse biz oyuz. Şunu söylemek istiyorum; köyde yaşayan dokuz çocuklu bir ailede doğmuş, annesi okuma yazma bilmeyen, babası ilkokul mezunu bir çocuk olarak, bugün uluslararası bir sanatçıysam bundaki en önemli etken Cumhuriyet Türkiye’sinde yetişmiş olmamdır.
Yine aynı fırsat eşitliğinin bugün de bir devlet memurunun çocuğuna sunulmasını isterim. Unutmamak gerekir ki olumsuzluklar, olumlu zamanların da habercisidir. İnsan isterse olumsuzluk olarak görünen her şeyi olumlu hale çevirebilir. Bunun için öncelikle gerekli olan ise eğitimdir.
Son günlerde Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’tan gelen haberler, toplum olarak uzun süredir görmezden geldiğimiz bir gerçeği…
Yemeğin sadece biyolojik bir ihtiyaç olduğunu düşünmek, büyük bir yanılgıdır. Tabağımıza gelen her lokma, aslında…
İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre, Türkiye genelinde sahipsiz sokak hayvanlarının büyük bir kısmı toplandı; 51 ilde…
Bir topikal bileşenin Botox benzeri sonuçlar verebileceğini iddia etmek, gerçek olamayacak kadar iyi görünüyor. Gerçekten…
Pazar haftanın en güzel günüdür. Geride kalan günlerin esaretine bir günlük salıverilmedir. Dünyanın bıkkın seyrine,…
L'Occitane en Provence , Provence’daki mimoza mevsiminden ilham alan yeni ve sınırlı sayıda üretilen kokusu…