Bayram sabahına uyanmak, henüz güneş doğmadan sokağa yayılan o mahmur ama umutlu sessizliği solumaktır.
Çocukken başucumuza koyduğumuz pabuçların heyecanı, bugün yerini mutfaktan gelen o tanıdık, huzurlu tıkırtılara bırakır.
Ramazan Bayramı, takvimdeki bir işaret değil; ruhumuzun en kuytu köşelerinde sakladığımız çocukluğumuza, köklerimize ve birbirimize uzanan o görünmez şefkat köprüsüdür.
Bu köprünün en görkemli durağı ise kuşkusuz, üzerine titizlikle örtülen o beyaz masa örtüsüyle başlayan bayram sofralarıdır. Bir gastronomi yazarı olarak mutfağı hep bir laboratuvar, sofrayı ise bir kütüphane gibi görürüm.
Ancak bayram sofrası, biyolojik bir gereklilikten ziyade kalplerin aynı ritimde attığı bir iyileşme alanıdır. O masaya sadece yemekler değil; yılların biriktirdiği kırgınlıkların şifası, paylaşılan bir kahkahanın sıcaklığı ve “biz” olmanın verdiği güven duygusu servis edilir.
Bugünlerde “nerede o eski bayramlar” diye iç geçirmemiz, aslında damaklarımızdan ziyade ruhumuzun o eski, samimi doygunluğu aramasındandır.
Osmanlı’nın saray mutfağından mahalle fırınlarına süzülen o zarif gelenekler, birer görgü dersi niteliğindeydi.
Misafire sunulan bir adet akide şekeri, aslında ev sahibinin zarafetinin sessiz bir dışavurumuydu.
Bayram sabahı camiden dönen büyüklerin ellerinin öpülmesi, ardından o meşhur kahve ve lokum ikramı, zamanın yavaşladığı anlardı.
Şimdi ise her şeyin hızlandığı, bayramların birer tatil kaçamağına dönüştüğü bu dönemde, o ağırbaşlı sofraların kıymetini daha iyi anlıyoruz.
Bir sofranın çevresinde kenetlenmek, dağılan parçalarımızı yeniden birleştirmek demektir.
Anadolu’nun yedi rengi, bayram sabahlarını kendi yerel lehçesiyle selamlar.
Marmara’nın o vakur sofralarında, düğün çorbasının ipeksi yumuşaklığına eşlik eden zeytinyağlı enginarlar, bir İstanbul hanımefendisi zarafetindedir.
Ege’ye uzandığımızda ise zeytinyağının o ferah kokusu bizi karşılar. Terbiyeli kabak çorbası ve köylerin ortak neşesi olan keşkek, yardımlaşmanın en lezzetli kanıtıdır.
Şambali tatlısının şerbeti, bayramın tadını damağımızda mühürler. Akdeniz’in cömert doğası, bayram sofralarında bir festival havası estirir. Yüksük çorbası bölgenin bereketli ellerinin bir hikâyesidir.
Şerbeti üzerinde tüten bir künefenin o uzayan dokusu, aslında aile bağlarının kopmazlığını simgeler.
İç Anadolu’da ise tevazu ve lezzet iç içedir. Arabaşı çorbası ve tandırın yanına yakışan o çıtır etli sarmalar, bozkırın misafirperverliğini anlatır.
Ardından gelen höşmerim, toprağa duyulan bir şükran gibidir.
Karadeniz’de bayramın ritmi karalahana çorbası ve hamsili pilavın o kendine has gücüyle yükselir.
Laz böreğinin katmanları arasındaki o tatlı sürpriz, hayatın beklenmedik güzelliklerini fısıldar.
Doğu Anadolu’nun sert coğrafyasına inat, sofraları ısıtan bir ayran aşı ve kaburga dolması vardır.
Kadayıf dolmasının o çıtırtısı, bayramın en neşeli sesidir.
Güneydoğu Anadolu ise gastronominin zirvesidir.
Yuvalama çorbası için sabırla açılan o küçük köfteler, bir annenin evladına duyduğu sabırlı sevginin mutfaktaki izidir.
Fıstıklı baklava ise bu muazzam serüvenin en parlak noktasıdır.
Bugün sofralarımızda bir eksilme yaşıyoruz.
Bu eksilme, tabaktaki yemeklerin azlığından değil, o yemeklere eşlik eden hikâyelerin seyreltilmesinden kaynaklanıyor.
Bayramlar, bizi ekranların soğukluğundan çekip alan, göz göze gelmemizi sağlayan son sığınaklarımızdır.
Unutulmaya yüz tutan her bayram geleneği, aslında toplumsal hafızamızda açılan bir boşluktur.
Bir sofraya otururken telefonlarımızı bir kenara bırakmak, sadece karşımızdakine değil, o yemeği hazırlayan emeğe ve asırlık kültürümüze duyduğumuz bir saygıdır.
Gastronomi sadece bir şeyleri pişirmek değil, o pişirilen yemeğe ruh katmaktır.
Bayram sofraları, bu ruhun en berrak göründüğü yerdir.
Bir bayram sabahı sofraya oturduğunuzda, sadece önünüzdeki lezzetlere odaklanmayın.
O kokuda ninenizin duasını, o tatta annenizin elinin emeğini ve o masanın etrafındaki insanların varlığındaki huzuru arayın.
Çünkü asıl zenginlik, paylaştıkça çoğalan o tarifsiz aidiyet duygusunda gizlidir.
Gelin, bu bayramda geleneklerimize sadece sahip çıkmayalım; onları yeniden yaşayalım ve yaşatalım.
UNUTMAMAMIZ GEREKEN GERÇEK
Hafızamızı diri tutan mutfağımızı saran o kadim kokulardır.
Bu yıl 66. yılını kutlayan İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği (İFSAK), ünlü İtalyan fotoğrafçı…
Tiran, Balkanlar’ın çoğu şehri gibi tanıdık ama bir o kadar da kendine özgü bir his…
ZEYNEP KAKINÇ Gastronominin yeni soruları Dünyada gastronomi artık yalnızca ne yediğimizle ilgili değil. Mutfak, kültür,…
Yüksek teknoloji günlük yaşamın her alanına nüfuz ediyor. Blockchain uygulamaları, kuantum bilgisayarlar ve yapay zekâyla…
Ramazan ayının ruhu, sadece gün boyu süren bir dinginlikte değil, akşamın yaklaşmasıyla birlikte mutfaklardan süzülen…
Üç tarafı denizlerle çevrili bir coğrafyanın çocuklarıyız. Bu cümle, ilkokul sıralarından itibaren zihnimize kazınan coğrafi…