İnsanı Kendine Bağlayan Adalar

Yaz ayları benim için deniz kokulu günler, susmayan cırcır böcekleri, denizin içinde batan güneş, karpuz -peynir ve dondurma demekti. Küçüklüğümde Marmara denizi ve Adaları vardı. Okular daha kapanmadan Heybeli adadaki evimize taşınırdık ve havalar bozuluncaya kadar adadaki evimizde kalırdık.

Büyüdükçe hayaller ve denizler değişti. Ege denizinin iki yakası kalbimde taht kurdu ve rotayı değiştirdim.

Bazı adalar vardır; insanı ilk bakışta değil, yavaş yavaş kendine bağlar. Gürültüsüyle, kalabalığıyla ya da gösterişli yaşamıyla değil; sessizliği, ışığı, denizi ve geçmişten bugüne taşıdığı hikâyeleriyle büyüler.

İmroz -Gökçe ada, Bozcaada -Tenedos bu yakadan Halki, Leros, Astipalea,Nisiros, Amorgos, Lipsi, Patmos, karşı yakadan. Birbirlerinden çok farklı tarzları ve doğaları  olsa da hepsini birleştiren ortak bir ruh var: Ege’nin sonsuz mavisi.

Rodos adasından geçilen Halki, ufak bir ada olmasına rağmen çok sevimli. Zarif ve sakin yapısıyla insanın adaya adım attığı anda tatil moduna girdiğini anlatan  yerlerden biri. Adanın kalbi olan Nimporio Limanı’na yaklaşırken karşılaşılan görüntü, adeta eski bir kartpostaldan çıkmış gibidir.

Deniz kıyısına sıralanmış renkli yalı evler, sarı, kırmızı, leylak renkli ahşap kapılar, küçük tekneler ve balıkçı kayıkları, ufak 2-3 kafe ve 3-4 lokanta Halki’nin sade ama asil güzelliğini tamamlar.

Halki’nin zarafeti gösterişli değildir. Eski konakların ayrıntılarında, taş sokaklarda, küçük kiliselerde, begonvillerin ve yaseminlerin sardığı avlularda saklıdır. Burada insanın yapmak istediği şey aslında çok basittir: yürümek, denize girmek, küçük bir kafede kahvesini yudumlamak ve akşam bir balıkçı lokantasında uzun sohbetlere dalmak…

Adanın plajları da bu sakin karakterini taşır

Pondamos ve Ftenagia gibi koylarda berrak suların tadını çıkarırken zamanın nasıl geçtiğini anlamazsınız. Halki size modern hayatın unutturduğu gerçekleri hatırlatır.Gerçek lüks bazen ihtişamlı kocaman otelerde değil ,huzurun bulunduğu ,yasemin kokulu ,yosun yeşili renge boyanmış bir ada evin avlusundadır.

Halki’den ayrılıp Leros’a doğru yol aldığımızda karşımıza bambaşka bir ada çıkar. Leros’un güzelliği yalnızca denizinde ve plajlarında değil; tarihinin, mimarisinin ve kültürel mirasının içinde gizlidir.

Leros, Ege’de İtalyan döneminin izlerini en belirgin şekilde görebileceğimiz adalardan biridir. Özellikle Lakki Limanı, mimarisiyle diğer Yunan adalarından ayrılır. Geniş caddeleri, geometrik çizgilere sahip yapıları ,ufacık masmavi denizli koyları ,değirmenleri ve iplere asılı ahtapotları ile misafirlerini büyülemeye yeter.

Agia Marina ise Leros’un daha geleneksel yüzünü gösterir. Küçük limanı, eski evleri ve denize uzanan sokaklarıyla adanın en güzel bölgelerinden biridir. Tepede yükselen Leros Kalesi ise mükemmel bir manzaraya hâkimdir. Adeta denizin içinde bir mağarada bulunan Meryem Ana kilisesi ve etrafındaki kayalıklar huzurun simgesidir.

Leros’un bir başka büyük zenginliği ise mutfağıdır. Kara dikenler, taze balıklar, istiridye ve kidonyalar, yerel peynirler, sebzeler, mezeler ve nesilden nesile aktarılan geleneksel tarifler sizleri deniz kenarında, kumların üstünde kurulmuş masalarda bekler.. Çünkü Ege’de yemek hiçbir zaman yalnızca yemek değildir. Yemek, misafirperverliğin, sohbetin,dostluğun ,en güzel biçimlerinden biridir.

Bir sofraya oturduğunuzda önce birkaç meze gelir. Ardından sıcacık çıtır ekmek üstünde zeytinyağı -kekik, karides saganaki, ahtapot derken sohbet uzadıkça uzar.

Ve çoğu zaman hesabın ne zaman geleceğini değil, sohbetin ne zaman biteceğini düşünürsünüz. Bir bakarsın güneşin ilk ışıkları çıkmış ve sen hala Ege’nin bir köşesinde dört kişiyle oturduğun masa 15 kişi olmuş ve sohbetler devam ediyor.

Leros’tan sonra Amorgos, diğer iki adadan farklı olarak daha sert kayalıklı, daha vahşi ve daha gizemli bir güzelliğe sahiptir. Yüksek kayalıklar, uçurumlar, derin mavi deniz ve dağların arasına saklanmış beyaz köyler. Fırından yeni çıkmış anasonlu kurabyelerin  ve lokantalarda pişen istakozlu makarnaların kokusu sizi Amorgos adasına aşık edecek.

Amorgos’un Chora’sı, Ege’nin en güzel ada yerleşimlerinden biridir. Dar sokaklar, beyaz kireçle boyanmış evler, küçük meydanlar, değirmenler  ve mavi kubbeli kiliseler arasında yürürken kendinizi zaman tüneline geçmiş gibi hissedersiniz.

Ama Amorgos’un en etkileyici görüntüsü, dik bir kayalığın üzerine adeta yapışmış gibi duran Panagia Hozoviotissa Manastırı’dır. Bembeyaz duvarlarıyla uçurumun üzerinde yükselen manastır, yüzlerce yıldır Ege’ye bakmaktadır.

Manastıra ulaşmak için yapılan yürüyüş ve merdivenler yorucu olabilir. Ancak yukarı çıktığınızda karşılaştığınız manzara bütün yorgunluğu unutturur. Önünüzde uçsuz bucaksız Ege, aşağıda masmavi deniz ve çevrenizde sessizliğin hâkim olduğu kayalıklar vardır. Burası yalnızca bir dini yapı değil, aynı zamanda insanın kendisiyle baş başa kaldığı özel bir mekândır.

Amorgos’un dünya çapında tanınmasında sinemanın da büyük payı vardır. Luc Besson’un “The Big Blue – Le Grand Bleu” filmi, adanın muhteşem denizlerini ve kayalıklarını milyonlarca insanın hafızasına taşıdı. Filmden sonra Amorgos, dünyanın dört bir yanından gelen gezginlerin hayallerindeki Ege adalarından biri haline geldi.

Fakat Amorgos’un gerçek güzelliği yalnızca sinema görüntülerinde değildir. Adanın asıl ruhu günlük yaşamında saklıdır. Köy meydanlarında yapılan sohbetlerde, küçük kafelerde, tavernalarda, Ağustos akşamlarında düzenlenen panayırlarda ve aile tarifleriyle hazırlanan yemeklerde…

Amorgos mutfağı da adanın karakterini yansıtır. Patatato, yerel peynirler, kserotigana, taze balıklar ve ada ürünleri, sade ama güçlü bir mutfak kültürünün parçalarıdır. Burada yemekler gösteriş için değil, paylaşmak için hazırlanır.

Halki, Leros ve Amorgos…

Üç ada, üç farklı karakter ve tek bir büyük deniz.

Halki insana sessizliğin güzelliğini öğretir. Leros geçmişin izlerini bugünün yaşamıyla buluşturur. Amorgos ise doğanın gücünü ve Ege’nin sonsuzluğunu hissettirir.

Belki de Yunan adalarının en büyük sırrı budur. Size yalnızca bir tatil sunmazlar; size hatırlanacak anılar verirler.

Bir limanda içilen kahve, gün batımında yenilen bir balık, taş bir sokakta duyulan eski bir şarkı, bir tavernada uzayan sohbet ya da sabahın erken saatlerinde denize vuran güneş…

Ve eve döndüğünüzde anlarsınız ki aslında adadan tamamen ayrılmamışsınızdır.

Bir parçanız Halki’nin sessiz limanında, bir parçanız Leros’un tarih kokan sokaklarında, bir parçanız da Amorgos’un sarp kayalıklarında kalmıştır.

Çünkü Ege, yalnızca deniz değildir.Dostluktur,lezzettir,paylaşımdır.

Maria Ekmekçioğlu

Paylaş

Son Yazılanlar

Hayvanlara saygı seçimlerle başlıyor

Hayvan refahı, sürdürülebilirlik ve bilinçli tüketim, bugün farklı sektörlerde faaliyet gösteren markaların ortak gündemlerinden biri haline geliyor. Moda markası Save The

Marmara Depremi Hakkında Ne Biliyoruz?

17 Ağustos 1999… Türkiye’nin yakın tarihindeki en büyük felaketlerden birinin üzerinden 27 yıl geçti. On binlerce insanın hayatını kaybettiği Marmara Depremi,

Önceki zamanın tüm hasatları bitmiş

Çöl… Sağıma-soluma benden eksilenleri; birkaç çağın uykusunu, kimi vaktin gafletinde yitirilenleri,  gecikmeleri, ertelemeleri eklemeye çalışıyor, bir tohumun umudu ile gözümü açıp,

Tabaktaki Doğu Ve Ege Dengesi

Ege’de yaz mevsimi, çoğunlukla yüksek sesli müzikler ve gösterişli sunumlarla tanımlanır. Ancak Bodrum’un Tilkicik Koyu’na doğru uzandığınızda, bu hırslı kalabalıktan sıyrılan

Ateşin Karşısında Filizlenen Bir Gelecek

Mutfak, insanoğlunun sadece fiziki gereksinimlerini karşılamak için sığındığı bir mekân değildir. Mutfak; toprağın, emeğin, kültürün ve insani değerlerin harmanlandığı sessiz bir

Ben Dinlerim, Bana Anlat

Sonra diyorum: “İyi ki siz varsınız.” Yani beni okuyanlar. Baksanıza, Uzun beni araştırmış, yapay zekâya sormuş benim hakkımda söylenenleri. Felsefi ve