Birçok arkadaşımın farklı coğrafi bölgelerde zorunlu veya yarı zorunlu görev yerlerinden kendi ‘’memleketine ‘’ atanmak (ulaşmak, dönmek?) için gösterdikleri yoğun çaba hep düşündürmüştür beni. Bir ülkede bir yöreden diğerine, yaşanacak yer tercihi olarak öne çıkan bu engellenemez arzunun kaynağını açıklamanın kolay, sıradan olmadığını düşünüyorum. Yaşamlarının geçtiği her hangi bir yerde, durduk yerde ortaya çıkmadığı belli olan o garipseyişin, yadırgayışın bir açıklaması vardır mutlaka. Sürekli etrafa göz gezdiren kararsız zihnimiz, rehbersiz gidilecek çetrefil, dolambaçlı yolların ürkmüş gölgelerini gösteriyor sanki bize.
Göçlerin, zorunlu yer değişimlerinin, kopuş ve yitirilişlerin ürkütücü yakın belleğini, en canlı haliyle yaşayan nesillerin evine, yakınlarına candan bağlı yönelimi değil sorguladığım kuşkusuz.
Aynı dili konuşup, benzer kültür alt yapısına ortak olsak da, kendimizi nereye ait hissediyorsak oraya gitmek için gösterdiğimiz çabanın sosyolojik, hatta evrimsel bir nedeni olabilir mi diye düşünüyorum.
Her birimizin benzerimizle bir arada bulunmayı önemsemesi, yöndeşimizin elini tutması, önümüz sıra giden izlerde, tanıdık-öncü adımların öğütlerine kulak vermesi anlamlı gelebilir. Bizi bir arada tutan; bağlılık ve yakınlığı yeğleyen bir seçim mi, ne olduğuna pek anlam veremediğimiz; içlere, tanımlı güvenli alanlara hareketimizi yöneten çekim güçleri mi?
Sonunda gelip yerleştiğimiz, değişmek ve uyum sağlamak için daha az enerji harcadığımız, uyum göstermek için fazlasıyla zorlanmadığımız bir yer mi oluyor.
Evrimsel olarak uzun bir yaşam için en az enerji kullanarak iş üreten sistemlerin gelişmesi kaçınılmaz olmuş. Bacak kasları bu konuda en iyi örneklerden birisi, bacaklarımızı kullanarak yaptığımız her işi en az enerji kullanarak yapıyoruz. Açıklarsak; yürüyüp koşarak fazla enerji harcamıyoruz. En az enerji kullanımı ile yaşamı kolaylaştıran bu evrimsel gelişimin, sosyolojik olarak da kendini örneklemesi usa uygun görünüyor.
Böylesi bir tertip- düzende; insanın değişmek, olanı korumaya koşullanıp, daha iyi olabilecekler için arayış ve savaşımının en baştan engellendiğini veya zora koşulduğunu söylemek olası mı. Hep aynı yaşam alanı ve yaşam biçimini tercih eden insanların farklılık ve değişimlere baştan dirençli olduğu söylenebilir mi. Bu toplumdan yeni bakışlar, atılımlar beklemek için bir nedenimiz var mı?
Baştan beri değişime kapalı, savaşların sadece sınırların güvenliği için yapıldığı, dengeli ‘ doymuş bir eriyik’ gibi olup, fazla ve gereksiz gördüğü çabaları bir çökelti olarak dibe yollayan ‘’ memleketlerimizde,’’ bir fazlası olabilmek, bir işe yeltenmek ile ilgili bir umut olmayı başaramayacağız demektir.
Dalga kıranların berisinde, biri diğerine ha bire çarpıp dursa da, yan yana kendini daha güvende hisseden kayıklar gibiyiz. Uzlaşılarımız; seçilmiş aykırılıklardan uzak durma anlaşması mı, yoksa iç içe, biz bize, zamanla tüm farklılıkları yok etme çabasıyla mı biçimleniyor. Bir yandan öncü-biçimleyici bir gücün, sıralı olasılıklar içinden öncelikleri belirlediği varsayımı ortaya çıkıyor.
Böyle belirleyici bir gücü dışımızda mı, kendi içimizde mi aramamız gerektiğini daha derin düşünmek gerek. Yerçekiminin gücünü bilen birinin, bazı davranışlarımızın fark edilmeyen bir çekim gücüne boyun eğdiğine ikna olması zor olmasa gerek. Bu durumlarda ayaklarımızda bir pranga şıkırtısı duyabiliriz. Tedbirsizlikleri bağışlamayan, olası uzlaşmazlıkların tehlikelerini hatırlatan zincirleri, ortak yararcılık ilkesinin yazılı olmayan belletileri sayabiliriz.
Toplum, üretken gözesini, kendisini tekrar edecek, bire bir kopyalayacak bireyini tehlikeye atmak istemez, korur, kollar, birazcık sakınır. Olmadık heveslerden, hop dedik arayışlardan, kendince yol almalardan alıkoyar. Göze batmasını, hayallerine sevdalanıp ayrışmasını pek uygun bulmaz.
Oysa değişmek, yaşama uyum sağlamaktır. Ne bilgece bir edim, ne olağanüstü bir çabadır. Kısıtlayıcılar; çevreleme, vazgeçmeme uğraşı içinde, değişim, arayış ve devinime karşı güçlerini seferber etseler bile, yaşam; varlığın güvenliği ile yetinen çoğullanışın tükenişi olmamalıdır.
Hayatın her alanında karşımıza çıkan bir kavram var: algı yönetimi. Yani insanların olayları sizin istediğiniz…
Başta MSCI (Morgan Stanley Capital International) olmak üzere, uluslararası endeks sağlayıcılarının sert uyarılarının sonrasında, Sermaye…
İstanbul, her sokağında ayrı bir hafıza barındıran büyüleyici bir açık hava müzesi gibidir. Ancak bu…
Önay Yılmaz’dan yeni sürükleyici bir polisiye roman: Pinokyo Kapanı - Yalan Yazarsan Ölürsün Yalan, bazen…
Okula Dönüşte Ebeveynlerin Atıştırmalık Sınavı Başlıyor Okulların açılmasıyla birlikte beslenme çantaları yeniden gündeme gelirken, çocukların…
Gastronomi dünyası uzun yıllar boyunca tabağın estetiği, teknik yetkinlikler veya ticari başarı rakamları üzerinden değerlendirildi.…