Son günlerde Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’tan gelen haberler, toplum olarak uzun süredir görmezden geldiğimiz bir gerçeği yüzümüze sert bir şekilde çarpıyor: Okul baskınları, öğrenciler arasında organize edilen saldırılar ve gençler arasında giderek yaygınlaşan şiddet eğilimi…
Bunlar münferit olaylar değil. Bunlar, daha derin bir toplumsal sorunun yüzeye vurmuş hali.
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul baskınları, yalnızca birkaç gencin kontrolsüz öfkesinin sonucu ya da psikolojik rahatsızlığı olarak görülemez. Bu olaylar, Türkiye’de gençlik psikolojisinin, toplumsal yapının ve dijital çağın kesişiminde büyüyen daha derin bir krizin işaretidir.
Peki ne oluyor? Gençler neden bu kadar öfkeli?
Bu sorunun cevabı tek bir başlık altında toplanamaz. Aile yapısındaki çözülmeler, ekonomik baskılar, sosyal medyanın kontrolsüz etkisi, rol model eksikliği ve eğitim sistemindeki yapısal sorunlar; hepsi bu tablonun parçaları.
Bugünün gençliği, yoğun bir baskı altında büyüyor. Gelecek kaygısı, kimlik arayışı ve aidiyet eksikliği, çoğu zaman sağlıklı kanallar bulamadığında şiddet olarak dışa vuruluyor. Özellikle sosyal medyada normalleşen agresyon dili ve “güç gösterisi” kültürü, gençler için tehlikeli bir referans noktası oluşturuyor.
Ancak burada durup şu soruyu da sormak gerekiyor: Bu çocuklar yalnız mı bırakıldı?

Okullar sadece akademik başarıyı ölçen kurumlar haline geldiğinde, öğrencilerin psikolojik ve sosyal gelişimi geri planda kalıyor. Rehberlik sistemlerinin yetersizliği, öğretmenlerin artan yükü ve idarelerin çoğu zaman olaylara reaktif yaklaşması, sorunların büyümesine zemin hazırlıyor. Daha da önemlisi, şiddet çoğu zaman ancak trajediye dönüştüğünde fark ediliyor.
Oysa önleyici mekanizmalar çok daha hayati
Okullarda erken uyarı sistemleri kurulmalı. Öğrencilerin davranış değişimleri yakından takip edilmeli. Psikolojik destek mekanizmaları güçlendirilmeli. Aileler sürece aktif olarak dahil edilmeli. Ve en önemlisi, gençlerin kendilerini ifade edebileceği güvenli alanlar oluşturulmalı.
Unutmamak gerekir ki, şiddet bir sonuçtur. Sebep değil.
Bugünün gençleri, tarihte benzeri az görülmüş bir bilgi ve uyarıcı bombardımanı altında büyüyor. Aslında toplumun her kesimi bu bombardımanın altında.
İvmesini giderek artıran ve bir türlü önlenemeyen kadın cinayetleri, hayvanlara yapılan korkunç işkence ve saldırılar, yayınlanan her haberde okuyanı biraz daha hissizleştiriyor çünkü öfke sadece korkunç haberleri sosyal medyada kınayanların paylaşımları ile sınırlı kalıyor. Bu ikiyüzlülük her şeyi olağanlaştırıyor. Ta ki o saldırılar başımıza gelene kadar.
Sosyal medya platformları, şiddeti yalnızca görünür kılmakla kalmıyor; aynı zamanda onu normalleştiriyor. Dijital dünyada “güç”, çoğu zaman baskın olmak, korkutmak ve görünür olmakla eş anlamlı hale geliyor.
Algoritmaların şekillendirdiği bu yeni gerçeklikte, gençler sürekli karşılaştırılıyor, dışlanıyor ve görünür olma baskısı altında eziliyor. Bu durum, özellikle kırılgan bireylerde öfke, değersizlik hissi ve aidiyet arayışını keskinleştiriyor. Aidiyet bulamayan genç ise, çoğu zaman bunu yanlış gruplarda, yanlış yöntemlerle arıyor.
Ancak mesele yalnızca teknoloji değil
Aile yapısındaki dönüşüm, ekonomik belirsizlikler ve eğitim sisteminin sınav odaklı yapısı da gençleri dar bir koridora sıkıştırıyor. Duygularını ifade etmeyi öğrenemeyen, başarısızlıkla baş etmeyi deneyimleyemeyen bir nesil yetişiyor. Bu bastırılmış duygular ise en kolay ve en yıkıcı biçimde şiddet olarak ortaya çıkıyor.
Peki ne yapmalı?
- Öncelikle, okullar yalnızca akademik kurumlar olmaktan çıkarılmalı. Her okulda güçlü psikolojik danışmanlık birimleri zorunlu hale getirilmeli. Öğrencilerin davranışsal değişimlerini erken aşamada tespit edecek “erken uyarı sistemleri” kurulmalı. Risk altındaki öğrenciler bireysel olarak takip edilmeli.
- Dijital okuryazarlık artık bir lüks değil, zorunluluk. Gençlere sadece teknoloji kullanımı değil, dijital içeriklerin nasıl çalıştığı, algoritmaların nasıl yönlendirdiği ve çevrimiçi davranışların sonuçları öğretilmeli. Sosyal medya platformlarıyla iş birliği yapılarak şiddet içeriklerinin yayılımı daha sıkı denetlenmeli.
- Ailelere de büyük sorumluluk düşüyor. Ebeveynler çocuklarının sadece akademik performansını değil, duygusal dünyasını da takip etmeli. Evde kurulan iletişim dili, çocuğun dış dünyadaki davranışlarının en güçlü belirleyicisidir.
- Yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları ise gençler için alternatif alanlar oluşturmalı. Spor, sanat ve toplumsal katılım projeleri, gençlerin enerjisini sağlıklı kanallara yönlendirmek için kritik öneme sahiptir.
Unutulmamalı ki, şiddet bir anda ortaya çıkmaz. O, uzun süre ihmal edilmiş duyguların, görülmemiş sorunların ve duyulmamış çığlıkların sonucudur.
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşananlar bir uyarıdır.
Bu uyarıyı ciddiye almak zorundayız.
Aksi halde, bugün okul kapısında gördüğümüz şiddet, yarın hayatın her alanına yayılabilir.
Konuya disiplinler açıdan bakarsak:
Öncelikle, Sosyal Öğrenme Kuramı çerçevesinde bakıldığında, şiddetin öğrenilen bir davranış olduğu gerçeği göz ardı edilemez. Albert Bandura’nın ortaya koyduğu üzere bireyler, özellikle model aldıkları figürlerin davranışlarını gözlemleyerek öğrenirler. Dijital çağda bu “model” yalnızca aile veya öğretmen değil; sosyal medya fenomenleri, akran grupları ve viral içeriklerdir. Şiddetin görünür ve zaman zaman ödüllendirilen bir davranış olarak sunulması, gençler için güçlü bir pekiştirme mekanizması oluşturuyor.
Buna paralel olarak, Gerilim Kuramı gençlik şiddetini anlamada önemli bir başka çerçeve sunar. Robert K. Merton’a göre bireyler, toplumsal olarak dayatılan başarı hedeflerine ulaşamadıklarında alternatif (ve çoğu zaman sapkın) yollar geliştirebilir. Türkiye’de gençler arasında artan gelecek kaygısı, işsizlik korkusu ve sınav odaklı eğitim sistemi, bu gerilim düzeyini ciddi biçimde artırıyor.
Psikososyal açıdan ise Ergen Kimlik Gelişimi süreci kritik bir rol oynar. Erik Erikson’un tanımladığı kimlik kazanımı evresinde gençler, aidiyet ve anlam arayışı içindedir. Bu süreç sağlıklı sosyal çevrelerle desteklenmediğinde, bireyler kimliklerini daha radikal ve şiddet içeren gruplar üzerinden kurma eğilimi gösterebilir.
Dijitalleşmenin etkisi ise artık ayrı bir başlık olarak ele alınıyor. Son yıllarda yapılan çalışmalar, yoğun sosyal medya kullanımının özellikle ergenlerde empati düzeyini düşürebildiğini ve duyarsızlaşmayı artırabildiğini gösteriyor. Algoritmik içerik akışları, kullanıcıyı benzer içeriklerle besleyerek bir “gerçeklik tüneli” oluştururyo. Bu durum, şiddet içeriklerinin normalleşmesine ve hatta içselleştirilmesine yol açabilir.
Öte yandan, Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF tarafından yayımlanan raporlar, okul temelli şiddetin yalnızca bireysel değil, kurumsal ve toplumsal bağlamlarla doğrudan ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Okul iklimi, öğretmen-öğrenci ilişkileri ve akran zorbalığı gibi faktörler, şiddetin ortaya çıkmasında belirleyici rol oynuyor.






