Şiddet, Ceza ve Toplumsal Hafıza

Şiddet, Ceza ve Toplumsal Hafıza: Ozan Güven Vakası Üzerinden Bir Değerlendirme

Bazı olaylar vardır ki yalnızca tarafları ilgilendiren bireysel çatışmalar olmaktan çıkar, toplumun kendisini anlaması için bir aynaya dönüşür. Ozan Güven etrafında şekillenen tartışma da böyle bir örnek olarak kabul edilebilir.

Bu olay, ilk bakışta kadına yönelik şiddet vakası gibi görünse de, biraz yakından incelendiğinde toplumun adalet, ceza, öfke, bağışlama ve dışlama kavramlarıyla kurduğu ilişkinin de görünür hâle geldiği bir laboratuvara dönüşmüştür diyebiliriz.

Günümüzün sosyal medya ekseninde şekillenen dünyasında mahkemeler yalnızca adliye binalarında kurulmuyor öyle değil mi? Sosyal medya platformları, televizyon ekranları, magazin haberleri ve hatta eğlence mekânları da bir tür gayriresmî yargı alanı işlevi görebiliyor. İnsanlar artık yalnızca hukuk önünde değil, kamuoyu önünde de yargılanıyor.

Bu durumun en dikkat çekici yönü ise toplumun suç ve ceza arasındaki sınırı giderek daha belirsiz hâle getirmesi.

Bir Şiddet Eylemi ve Sonrasındaki Hikâye

Bir kişinin şiddet uygulaması elbette çok ciddi bir mesele. Hele ki bu şiddet, tarihsel olarak daha kırılgan konumda bulunan bir gruba, yani kadınlara yönelmişse, burada toplumsal duyarlılığın yükselmesi kaçınılmazdır. Nitekim son yıllarda kadınlara yönelik şiddet konusunda oluşan farkındalık, geçmiş dönemlerle kıyaslandığında son derece önemli bir ilerleme kaydediyor.

Ancak toplumsal farkındalığın yükselmesi ile toplumsal öfkenin sınırsızlaşması aynı şey değil.

Bir noktadan sonra toplumun tepkisi, suçun kendisine değil, suçlu olarak gördüğü kişinin varlığına yönelmeye başlayabilir. İşte bu aşamada ilginç bir psikolojik dönüşüm gerçekleşir: İnsanlar artık belirli bir davranışı değil, o davranışı gerçekleştiren kişiyi cezalandırmak ister.

Bu durum sosyal psikolojide “ahlaki damgalama” olarak adlandırılan süreçtir. Kişi, yaptığı eylemden bağımsız olarak, bütünüyle olumsuz bir kimliğe indirgenir. Böylece kamuoyunun gözünde artık yalnızca hata yapmış bir insan değil, hatanın kendisi hâline gelir.

Kalabalığın Psikolojisi

Tarih boyunca kalabalıkların davranışları üzerine çalışan düşünürler, bireyin tek başınayken sahip olduğu ahlaki fren mekanizmalarının grup içinde zayıflayabildiğini gözlemlemiş.

Bir insan tek başınayken yapmayacağı bir şeyi, kalabalığın parçası olduğunda daha kolay yapabilir.

Bu nedenle toplumsal dışlama süreçleri çoğu zaman bireysel vicdanlardan değil, kolektif duygulardan beslenir.

Bir restoranda, bir konser alanında ya da bir barda gerçekleşen toplu tepkiler bu açıdan ilginç örnekler sunabiliyor. Bu ortamda tepkiyi gösteren kişiler kendilerini adaletin temsilcisi olarak görebilir. Fakat psikolojik açıdan bakıldığında, adalet arayışı ile grup hâlinde uygulanan baskı arasındaki sınır her zaman net değildir.

Kalabalığın içinde kişi, kendi eylemlerinin sorumluluğunu daha az hissederken,  sorumluluk dağıldıkça davranışlar sertleşebilir. Bu yüzden tarihte linç kültürü yalnızca otoriter toplumlarda değil, kendisini son derece ahlaklı gören topluluklar içinde de ortaya çıkabilmiştir.

Modern Dünyanın Yeni Cezalandırma Biçimi

Geçmişte insanlar suç işlediklerinde mahkemelerde yargılanır ve ceza alırlardı. Günümüzde ise hukuki cezanın yanında ikinci bir ceza türü daha ortaya çıkmış durumda: sosyal ceza.

Bu ceza türü çoğu zaman resmî değildir.

İş kayıpları, sosyal çevreden dışlanma, kamusal alanda istenmeyen kişi ilan edilme, sürekli hatırlatılan geçmiş hatalar ve dijital arşivlerde sonsuza kadar yaşayan haberler bu cezanın araçlarıdır.

Fransız filozof Michel Foucault’nun tarif ettiği gözetim toplumunun yeni biçimi belki de tam olarak budur. İnsanlar artık yalnızca devlet tarafından değil, birbirleri tarafından da sürekli gözlemlenip, değerlendiriliyor.

Bu bağlamda kamuoyunun hafızası, mahkeme kararlarından daha uzun ömürlü hâle geliyor. Bir kişi hukuken cezasını çekse bile toplumsal hafıza onu yıllarca aynı olayla özdeşleştiriyor.

Mağduriyetler Yarıştırılabilir mi?

Toplumsal tartışmaların en büyük açmazlarından biri, mağduriyetleri yarıştırma eğilimidir. Oysa etik düşünce açısından iki yanlışın aynı anda yanlış olması da mümkün Bir kadına yönelik şiddet yanlış olabilir. Aynı şekilde bir kişiye yönelik organize dışlama, aşağılanma veya psikolojik yıldırma da yanlış olabilir.

Bu iki durumdan birini kabul etmek diğerini reddetmeyi gerektirmez.

Ne var ki kamuoyu çoğu zaman daha basit hikâyelerden hoşlanır. İnsanlar net kahramanlar ve net kötüler görmek ister.

İnsanlar bazen fail, bazen mağdur, bazen de her ikisi olabilir.

Toplum Neden Affetmekte Zorlanıyor?

Psikologlara göre insanlar adalet kadar sembolik tatmin de ararlar. Bir kişinin cezalandırıldığını görmek, yalnızca hukuki bir sonuç değil, aynı zamanda duygusal bir rahatlama sağlar. Fakat bu rahatlama hissi bazen doyurulamaz hâle gelir.

Kişi özür diler.

Ceza alır.

Toplumdan uzaklaşır.

Ancak yine de yeterli bulunmaz.

Çünkü mesele artık adalet olmaktan çıkmış, ahlaki öfkenin sürdürülmesine dönüşmüştür. Modern toplumların önemli bir kısmı, affetmenin erdeminden söz etse de pratikte unutmayı ve bağışlamayı giderek daha zor gerçekleştiriyor.

Dijital çağın hafızası, insanlara ikinci bir başlangıç yapma fırsatını eskisine göre daha az tanıyor.

Sonuç: Şiddetin Tek Bir Yüzü Yoktur.

Ozan Güven etrafındaki tartışma, aslında bir kişiden daha büyük bir soruyu gündeme getiriyor: Bir toplum, şiddeti gerçekten reddedebilir mi, yoksa yalnızca şiddetin failini mi değiştirir?

Bir bireyin başka bir bireye uyguladığı fiziksel şiddet açık biçimde kınanmalıdır. Ancak aynı toplum, öfkesini kolektif baskıya, aşağılamaya veya kamusal infaza dönüştürdüğünde başka bir şiddet biçiminin ortaya çıkıp çıkmadığını da sorgulamak zorunda.

Gerçek adalet, ne şiddeti görmezden gelmekte ne de öfkeyi sınırsızlaştırmaktadır. Asıl zorluk, ikisinin arasındaki ince çizgiyi koruyabilmektedir.

Şiddetin Tekeli Yoktur: Güç, Kalabalık ve Toplumsal Linç

Modern toplumlarda şiddet kavramı çoğu zaman fiziksel saldırıyla özdeşleştiriliyor. Oysa şiddet, yalnızca bedene yönelen bir eylem değil; aynı zamanda insanın onurunu, güvenliğini ve kamusal varlığını hedef alan çok katmanlı bir olgu.

Bu nedenle herhangi bir olay değerlendirilirken yalnızca ilk failin kim olduğuna değil, sonrasında ortaya çıkan toplumsal dinamiklere de mutlaka bakmak gerekiyor.

Son yıllarda kamuoyunun yakından takip ettiği bazı olaylar, bu gerçeği bize yeniden hatırlatıyor. Bir tarafta bir kadına yönelik şiddet iddiası bulunurken, diğer tarafta aynı kişi hakkında oluşan toplumsal öfkenin zaman zaman kolektif dışlama, aşağılama ve kamusal teşhir biçimlerine dönüştüğü görülüyor.

Burada ahlaki açıdan önemli olan soru şu: Bir şiddet eylemine duyulan haklı tepki, hangi noktada başka bir şiddet biçimine dönüşmeye başlıyor?

Bir kişinin bir mekânda topluca aşağılanması, hedef gösterilmesi veya fiziksel baskı altında dışarı çıkarılması, salt bir protesto olarak değil, güç gösterisinin başka bir formu olarak da değerlendirilebilir.

Kesinlikle yanlış anlaşılmasın; bu tespit, ilk şiddet iddiasını önemsizleştirme amacı taşımıyor tabii ki. Tam tersine, şiddetin ilkesel olarak reddedilmesi gerektiğini savunuyor.

Bu nedenle şiddet tartışmalarında temel ilke şu olmalı: Hiçbir haklı öfke, insan onurunu hedef alan yeni bir şiddet biçimini meşrulaştırmaz.

Şiddetin failine karşı duyulan tepki anlaşılabilir olsa da, tepkinin kendisi şiddete dönüştüğünde ortaya çıkan şey artık adalet değil, güç ilişkilerinin el değiştirmesidir.

Öncelikle hukuki açıdan bakıldığında, 2025 yılında görülen davada mahkeme, Ozan Güven’i “kasten yaralama” suçundan mahkûm etmiş, bazı diğer suçlamalardan ise beraat kararı vermiştir.   Bu nedenle olay artık yalnızca bir iddia düzeyinde değil; belirli bir fiil bakımından mahkeme kararıyla değerlendirilmiş bir vakadır. Bunun kabul edilmesi gerekir.

Ancak sosyolojik açıdan mesele burada bitmez.

Bir insanın hukuken sorumlu bulunması ile toplumsal olarak süresiz bir dışlanmaya maruz bırakılması aynı şey değildir. Modern hukuk sistemleri cezalandırma yetkisini bireylere ya da kalabalıklara değil, mahkemelere verir. Çünkü kalabalıkların adalet duygusu çoğu zaman öfke, intikam ve sembolik cezalandırma arzusu ile iç içe geçebilir.

Bu noktada iki ayrı ilkeyi aynı anda savunmak mümkündür:

  • ⁠ ⁠Bir kadına yönelik fiziksel şiddet kabul edilemezdir.
  • ⁠ ⁠Bir kişiye yönelik kolektif aşağılama, yıldırma veya fiziksel baskı da etik açıdan sorunludur.

Bu iki cümle birbirini çürüten değil, tamamlayan ilkelerdir.

Ozan Güven vakası, yalnızca kadına yönelik şiddet tartışması değildir; aynı zamanda modern toplumun suç, ceza, toplumsal hafıza ve linç kültürüyle kurduğu ilişkinin de bir örneğidir.

Bir tarafta mahkeme tarafından yaptırıma bağlanan bir şiddet eylemi, diğer tarafta ise hukuki cezanın ötesine geçebilen toplumsal cezalandırma mekanizmaları… Etik açıdan tutarlı olan yaklaşım, ne ilk şiddeti küçümsemek ne de ikinci tür şiddeti görünmez kılmaktır.

Füsun Saka

Paylaş

Son Yazılanlar

Anadolu’nun Bilge Mutfağı Dünyaya Açılıyor

Geçtiğimiz günlerde, Anadolu mutfağının İstanbul’daki sakin ve derinlikli temsilcilerinden Sade Beş Denizler’de oldukça ufuk açıcı bir buluşmaya katıldım. Çorum Belediye Başkanı Dr. Halil İbrahim Aşgın’ın

Bu Bayramda Tarihin İzinde Bir Yolculuk

Bodrum’un Kadim Hikayesi: Lelegler ve Onların Sofrası Bu bayram tatilimizi Bodrum’da geçirmeyi planladık. Sebebi, bir aile dostumuzun Torba’da yapacağı nişanıydı. Nişandan sonraki sabah erken saatlerinde

Yavaşla, şefkat göster, köklerine dön

Son yıllarda internet kültürü sürekli yeni “-maxxing” akımları üretiyor: looksmaxxing, sleepmaxxing, healthmaxxing, monkmaxxing… (Maxxing, İngilizce “maximum” (maksimum) kelimesinden türetilen ve kişinin hayatının belirli bir alanını