Ortada Kalan Mektuplar…

“Yaşam öykülerimizin bir bir paralanan yaprakları, yazıldıkları alfabe unutulacakmış gibi, okunacakları güne alelacele varmak istiyorlar.’’

Emekli olduğunda eski arkadaşlarıyla mektuplaşma merakı başlamıştı babamın, ortada kalan mektupları okumamıza da pek ses çıkaran olmazdı.

Eski arkadaşlarının çoğu ile emeklilik sonrası farklı şehirlerde yerleşme tercihleri nedeni ile ayrı düşmüşlerdi. Arkadaşlarını, eşlerini, çocuklarını isim isim bilirdik. Mektuplarda geçen isimler, konular, anılar, nükteler belleğimizde bir şeyleri kıpırdatacak kadar tanıdıktı çoğu zaman.

Fotoğraf. Füsun Saka

Babam emekli olmadan önce büyük bir şehre yerleşsek de, gözümüzü korkutmayacak küçük bir alanda sürüp gidiyordu hayatımız. Lojmanlardan Tevzi Kalem bürosuna varan yol kısacıktı; bir tarafında limana, diğer tarafında Fuar’a uzanan bulvara göz gezdirirken geçiverirdi.

Oysa okulumun en kestirme yolu olan bulvarı güvenilmez bulduklarından, kullandığım ara yollar nedeniyle epey kaybolma korkusu yaşamıştım. Hemen hepimiz gar binasının çevresinde yer alan lojmanlarda oturuyorduk.

Lojmanların ortak bahçesi; yukarıda birbirine karışmış dallarıyla gölgesi ortaklaşan gelişigüzel büyümüş ağaçları ve yüzeyi kemik kadar sertleşmiş toprağıyla, bize iki kale kurduracak genişlikte bir oyun alanıydı. Bahçedeki her ayrıntıyı bir oyun çeşnisi olarak kullanır, hayal dünyamızı çocukluğun ortaklaştığı en güzel yer sayardık.

Bahçenin bir köşesinde yere iyice sabitlenmiş bir demir parçasına daha önce kayıkların bağlandığını söylemişti birisi. Daha sonra o demirin ötesini deniz kabul ettik, oyun alanımız alabildiğine büyüdü.  İşten dönen babamızın getirdiği akşam, oyuncuların da artık eve girme saatiydi.

Fotoğraf. Füsun Saka

Memuriyet hayatı diye anılan yaşayışın tekdüzeliğini; ne başı, ne sonunda insanda yazma hevesi bırakacak bir tarafı olmadığını hep bilirdik.  Memur komününde yazılanlardan çok raporlanan durumlar vardı. Bunların gidip dönenleri ile bir mesai günü tamamlandığında, harcın içine küreğini saplayan işçi ile kalemini bırakan memurun farkı yoktu.

Az önce bıraktığı kalemin bezginliği, heves yoksunluğu, ne zamandır yenilik ve heyecanları geride bırakmış bir ruhun pek çok halini boş bir sayfada bekletiyor olmalıydı. Nedenlerini uzun uzadıya düşünmeye değmezdi.

Çok mu haksızlık ediyorum; gördüğüm kadarı ile hafifçe ayağınızı kaldırıp eşiğinden atladığınız memuriyet hayatının, çevrenize ördüğü duvarları aşma derdi zamanla yok olup gidiyordu. Gördüğüm bütün duvarlar gri boyalıydı yani siyah da haklıydı, beyaz da.

İstenilen yerde, istenilen zamanda hazır bulunup, istenilen işi yapanların, bu tekdüze hayatın seyir bulduğu raylara kelepçelendiğini hissederdik. Gidip gelen mektuplarda, böylesi bir hayat emekliliğe yazacak ne bırakmış diye meraklanmamız, tüm kabullenişlerle hesaplaştığımız çağın vahşi doğasına uygundu.

Emeklilikteki ruh durumu, bedenin ve tabiatlarının değişen halleri bizi biraz ürkütüyor olmalıydı. Bu hallerin yaşamın seyri içinde olağan görülmesine aklımız yatmıyordu. Onların öncelikle hesaplaşmaları gereken bir geçmişleri vardı bize göre, ağızlarından sık sık duyduğumuz “istihkaklarını’’ alamamışlardı hayattan.

Bildikleri dertleri bir eksiğine yaşamak yetmişti sanki o günlere. Her gün önceki günün yüküyle eşitlenip dengelenmeden yol alınamıyordu sanki. “O devir öyleydi’’ diye sözü geçerdi, yokluk, kıtlık, pahalılık derken, kalanı yaşamaya razı olmuşlardı. Hayal kurmaktan uzak durmanın, hayatın her dönemini katlanılır kılmaktan yana bir güvencesi vardı herhalde.

Dürten beklenti ve heveslere atıştırmalık hayal öğünleri yeterli oluyordu. Hayal kurmadan yaşamak, memurlara has bir özellik olarak çalışılıp vazife olarak verilmiş olmalıydı.

Belli ki yazıya dökülenlerin hiçbiri hazırda bir alıntı değildi; üstü başı düzeltilmiş, insan içine çıkacak hale getirilmişti. Ortak anıları paylaşan arkadaşların anlatımlarındaki farklılıkların şüphesiz bir açıklaması olmalıydı.

Örtülü yaşam kalıntılarının sanki az çok görülen bir nişanı vardı, oradan iplere sözcük sözcük bağlayıp çekerken, hangi serim ve seyir ile çıkacaklarını sahibi de tam olarak bilmiyordu. Oysa çoğumuz, arkamızda kalan yaşanmışlıkları, belleğimizin cumbasında, her yöne başımızı çevirebileceğimiz bir yere kurulup, derleyip toplayacağımızı düşünmüşüzdür.

Bir anı tümülüsü etrafında gezinip, geçip gittiğine tanık onca olup biten içinde, kendi zamanında bir yolculuğa çıkmış olan belleğin seçimlerine akıl erdiremesek de rıza göstermek gerekiyordu. Geçen günlerin örtüleri altında, kıpırtıları azalmış, mışıltısı duyulanlar ile uyku tutmayan anıların çekicilikleri elbette farklı olacaktı.

Bazen, ağzında dişleri kalmamış birinin konuşmasını kağıda geçirmiş gibi karalanan, bitmeyen yorgunlukların, hep alacaklı olan yarının bir türlü kesmediği hesabıyla ezilmiş, dağılıp dökülmüş cümlelerden bir anlam çıkarmaya çalışıyorduk. Sanırım öfke duyuyorduk böyle şeylere.

Yerleri, yönleri tastamam belirlenmiş eşyanın içine en son buyur edilip oturtulan insanın, eşyayı bekleyen yazgıyı paylaştıkça, toz tutmasına şaşmamak gerekiyordu. Bir şeyleri katlanılmaz bulanlar, hiç değilse itiraz ettiklerine şimdilik çare bulamayıp, düşünenlerdi.

Kimi zaman serzeniş, yadsıma ve atılganlıklarıyla kabullenişlerin surlarına omuz atan kahramanlar, bezginlik ve umutsuzluklarından ara sıra kurtulmuş görünüyorlardı.

Neden sonra, benzersiz anlatımları ile etkilendiğimiz, uzun uzun düşünüp yorumlamaya çalıştığımız mektuplar da çıkmaya başladı. Bir arkadaşını unutamıyorum, ismi İsmail Hakkı idi. Babamla tanışıklıkları bir demiryolu ara istasyonunda çalıştıkları yıllara dayanıyordu.

Ara istasyonlar; demiryolu ağı üzerinde, yolcu trenlerinin uğramadığı veya sadece ikmal yaptığı, yük trenlerine hamulelerin yüklenip boşaltıldığı, lokomotiflerin istedikleri kadar gürültü çıkarabilecekleri, yakın köylere bile ulaşımın epey zor olduğu, birkaç istasyon görevlisinin aileleri ile birlikte yaşadıkları yapayalnız yerlerdi.

Birlikte ne kadar çalıştıklarını bilmiyorum. Ekmeklerini kendilerinin pişirdiğini,  çoğu erzakı istasyona arasıra uğrayan trenlerin ulaştırdığını anlatırdı annem.

Hayli farklıydı diğerlerinden. Uzun uzun yazıyor, yaşamını kaleme alacağını söylüyordu. Babamın hayatına benzerlikleri su götürmese de, uzunca bir yaşam öyküsünün malzemesinin ne olduğu meraklandırmıştı beni. Oysa son mektuplarında, kalemi her eline alışında yazacak bir şey bulamadığı için yaşadığı büyük hayal kırıklığından dert yanıyordu.

İyi bildiğini sandığı odacıkların kimini boşalmış, kimini kilitli bulmuş, kimi kapıların ardında tanıdık sesler duysa da, açmaya cesaret edememişti. İsmail Hakkı’nın sıkıntısının ortağıydım. Yazabilmesini, bağlayan her neyse kurtulmasını yürekten istiyordum. Yarım kalmış, ürkmüş, birbirine sarılmış, düğüm olmuş cümlelerin bir bir çözülmesini istiyordum.

Korkmadan yıkıntılara dalmasını, kurtarabileceği ne varsa alıp getirmesini diliyordum.  Silinmiş yazıtları okuyan, masallarda boy gösteren, bir şiirin peşinden çocukluğunu getiren olsun istedim. Bazen gürül gürül yanan sobanın başında üşür insan. Bunca yazma isteği ile donakalmak da öyle bir şey olsa gerek.

Fotoğraf. Füsun Saka

İçtenlikle yazdığı mektubunda “Kalemin üzerine göz –ağız- kulak yapıp onunla konuşmayı deniyorum. İyi duyayım diye tepesine çiziktirdim ağzını. Düştüğüm hale karşılıklı gülüyoruz. Azalan işitmem de başka bir konu. İşittiğim sesler azaldıkça, kafamın içinde sakin, sessiz bir alan kalacak diye bir avuntu bellemiştim.

İçinde kapılar çalınıyor, çıngıraklı sürüler geziyor, cırcır böcekleri ötüyor, sabah bakırcılar çarşısında uyanıyorum sanki. Kendi kendime konuşmam daha bir arttı. Bazen abartıyorum galiba, biri bir şey söyleyecek olsa lafa karıştığına kızıyorum. Gözler ayrı bir dertmiş bu yaşta.

Biraz uzağa bakınca ipe dizilmiş çamaşırlar görüyorum. Kimsenin bunları toplamayacağını anladım sonunda. Görebildiklerimle bir kenara ayrılmış gibiyim.

Hatıralara varmanın bir yolunu arıyorum, bir yerden sonrasına geçemiyorum. Ateşçinin kazana biraz daha kömür atması gerek, zorlanıyor emektar lokomotif bu yokuşta. Tüm devinim elemanlarının hayal gücü ile çalışması gerek.  Fizik kurallarının aldırmadığı gereksinmelerim için tek çare hayal gücümü kullanmak.

Ceplerimi karıştırsam; bir bilet, bir karalama, kurumuş bir çiçek veya hepsini düşürdüğüme yoracağım bir astar deliği bulsam. Bir kitap alsam elime, rüzgar çevirse ben okusam, yüreğimin hızlıca çarptığı yerde dursam. İlkyaz rüzgarı kimin kokusunu kime getireceğini biliyor nasıl olsa. O tatlı hayal tüneline girmemle çıkmam bir oluyor, sonrasında yollar bükülüp kıvranıyor yine.

Yaşlanıp, buruşup-kırışıp tanınmaz hale gelen anıların hiç mi suçu yok. Anlattıklarımdan çoğunun geçip gitmiş zamanda, tanık istense gösterebileceklerimle olmasını isterdim. Ama ‘kendinden geçmiş zamanda’ anılacak, neler yaşandı denilecekleri bir türlü bulamayınca, gece gündüz dirliğimi yitirip, aranıp duruyorum.’’

İsmail Hakkı’nın geride kalan bir şeylerle mücadelesini izliyorduk, o nasıl olmasını isterse istesin, başına buyruk yaşamına ortak eden birisinden yakınıyordu sanki. Birilerini suçlayacak gibi oluyor; her gün dürterek uyandırıp, tüm günü sırtına yüklediği gibi, ‘erken kalkman için, erken yatman gerek’ diyen birilerine çatmak istiyordu.

Erdemli kelimeler duvarlar gibi çevrelemişti hayatını: ‘’ dürüsttü, çalışkandı, elinden iş kurtulmazdı, yardımsever ve babacandı’’. Rayların üzerinde gidip gelen bu kelimeleri bir çöl, bir deniz geçip, bir yere geldiğinde, özenle korunup saklanmış, içini titreten bir şeylere ulaşabiliyordu.

Ne kadar uzakta olurlarsa olsunlar, anılan zaman içinde onlarla istediği kadar zaman geçirmek istiyordu. Sarılmaları uzatmak, suskunlukların bazısından vazgeçmek için orada biraz daha kalmayı diliyordu. Ama çarçabuk dönüyordu bugüne, en sona. Gerilen bir yayın takıldığı yerden kurtulup uzandığı yer ve boşlukları yitirdiği gibi bugüne hızla dönüyordu.

“Belleğimde yer etmiş yaşanmışlıkları anarken, ömrüme kurulmuş bir saat gibi yüreğim; vurularını bazen boşa çekilmiş silah tetiği gibi hissediyorum, bazen sakız çiğneyen bir çenenin aldırmazlığında oyalanır gibi. Bazen de, bir yüreğime- bir demire vuruyor çekiç.

Demire vuranlar duyuru yapıyor, işte yaşıyorum diye. Kapıları çalansa bir gün dönüp gidecek biliyorum. Doğruluk payının hesabını verdiğimiz el alemi düşünüyorum. Güya doğruluk tasması ile karıştık aralarına. Evlerin kapısından girseler, gözlerini sokaklarda bıraktılar. Onlar gibi yaşamak derdine düştüm, sonra tedavisini aradım.  Aldanışlarımızı, umut ve iyimserlikle yamadık.’’

Uzun uzun kalınan ara istasyonları, küçümen Anadolu kentlerinin kıstırgaçlarında yaşananları, buralarda kalakalmanın gücenmişliğine dokunmadan anlatmak olanaksızdı. Açıkça söylemek gerekirse buralarda hayat kupkuruydu.

Bazı satırları, uzun uzun tuttuğu nefesini bırakmış gibi esrik, aramızdaki camı dışarıdan tıklatır gibi muzipçe karalamıştı. “Benim bildiğim balıklar sermest gezerler. İnmemeleri gereken derinliklere inip, biraz vurgun yemiş gibi olanlarına benzetiyorum kendimi.

Öyle kıvrak, atılgan halleri ile gördüklerimiz kıyıya yakın yaşayıp, nesillenen balıklardır. Zaten bir tek onlar yemlenip, yakalanırlar. Bizim kafa dengi balıklar kolay zoka yutmazlar. Kendi halinde, denizin hafif meşrebine uymuş, hazır bir dalgaya kapılıp içrek kalırlar.

Murat’cım endişelenme benim için, aklım gidip geliyor ama inan yerini beğenmediğinden oynaşıp duruyor. Bazı anılar, aynı yerde kalmak için sürekli kanat çırpan kuşlar gibi, kaçınılmaz yorgunluğu yaşatan. Oysa göç yolunda kuşlar gibi olmak gerek. Sana bunları yazarken, üzerimize saldıkları mesaiden kurtarabildiğim saatlerde bir kenara aldığım notlara göz atıyorum’’.

Mesaisini tamamladığı masanın altına sakladığı bazı notları günü gelince çıkarmayı düşünmüş İsmail Bey. Gerçekten o günlerden uzun bir yaşam öyküsünün hazırlıklarına başlamış. Yani yaşamı boyunca kendine yazdığı mektupları açıp okumaya niyetlenmiş aslında.

Notlarını yan yana bitiştirir, her biri yırtılmış da sonradan toplanmış bir mektup gibi birinden ötekine cümleleri bütünleştirmeye çalışır; cemi cümle der, gülermiş. Bakkal defteri der; veresiye verip, bir gün gelir beklediklerim der, gülermiş.

Zoraki selamını alıp, sırtını dönüp giderken gördüğü günler için bir nokta koyar; nokta atışı der, gülermiş. Okuduğunu anlamamak, okuduğuna kanmaktan alıkoyar der, gülermiş. Notların bazısında yakın köylerin isimleri, uzaklıkları yazılıymış. Köylerin karayolu ile uzaklıklarını yazmış, kuş uçuşu mesafelerini de hesaplamış. İnsan köyüne uçarak gitmeli diye bir not düşmüş.

Aslında çalışmak zorunda olduğu o odadan her gün kaçıp gitmeyi hayal etmiş İsmail Bey. Bir kalem-kağıtla zapt olmuş. Atlasları açmış; ovaları, dağları, gölleri pek kendi halinde bulmuş. Nehirlere ve denizlere pek güvenememiş; nereye dönse akacak, dolacak gibi gelmiş.

Bu işin apayrı zorluğu da bekler gibi yapan anıların baş edilmez bir gücenikliği olmasıymış. Düşünürken kalemin kuruduğunu, yazamadıkça boyunun uzadığını, gülle gibi ağırlaştığını anlatıyordu.

“İçimde bir yerlerde, evsiz, sahipsiz, korunaksız, yalnızlığa razı, üşüyüp titreyen biri yaşıyor, ısınmak için ne bulsa buruşturup yakıyor; yazdığım, kenarına not aldığım nice sayfa böyle yok oldu diye hissediyorum. Her zaman sıcak kalmayı başaran küllerde kalır yaşananların çoğu; kimisi yakılır, serpilir yaşandığı yere.’’

Evimizde babamın yokluğuna, artık gelmeyeceğine inanmak için aralık kalmış bütün kapılar örtüldü, sokak kapısının üzerinde, gelecek olanı karşılayıp, gideni uğurladığımız pencere hep örtülü kaldı.

Mektuplar yine ortalardaydı. Babam ve arkadaşları bildiğimizden farklı bir geçmişi getirip, yaktıkları ateşin etrafında kıpırdayan gölgelerle dizilmişlerdi. İsmail Hakkı’nın son mektubu babamı kaybettikten sonra elimize ulaşmıştı. İsmail beye durumu kısaca anlatan bir mektup gönderdim. Bir daha haber alamadık birbirimizden.

Babamın emekli olmadan önce çalıştığı Punta Garı’nda gidiş peronunda duvarın dışına doğru koca bir tren tekerleği gibi yerleşmiş saatin altında durdum. Tenha bir zamandı. Tüm ayrıntılar, koca bir tarihin ağırladığı yüzyıllık halleri içinde kim ne bırakıp, nasıl hatırladıysa öyle kalmaya devam ediyordu.

Son anda treni yakalayanlar için adımlarının yankılandığı bir geçit,  tehirli trenlerin ha bire saate bakan yolcuları için, kuru tahta sıralarda bekleten duman ve is içinde bir boşluk. Benim için ise, geçmişin galerilerinden yüklenmiş yaşanmışlıklarla gelen vagonları karşıladığım yerdi.

Safa Özkızıltan

 

 

 

 

Paylaş

Son Yazılanlar

Ege’nin İki Yakası Ve Lezzet Yolculuğu

Bodrum’dan Leros’a, Leros’tan Bodruma Ege’nin İki Yakası Arasında Başlayan Bir Lezzet Yolculuğu Anadolu Mutfağının Lezzetleri ile Buluşması… Bazı yolculuklar yalnızca bir

Bu sessizlik sizi boğar…

​Yürek dağlayan, insanın içini acı ve öfkeyle dolduran bir karanlıkla yine karşı karşıyayız. İzlemeye dahi yüreğimin elvermediği, insanlığın utancı olan o

Toprağın Fısıldadığı Sofralar

Bir tabağın önümüze geliş anı, görünenden çok daha derin bir zamanın eşiğidir aslında. İnsan, lezzeti ararken çoğu zaman sadece damağını değil,

İnsanı Kendine Bağlayan Adalar

Yaz ayları benim için deniz kokulu günler, susmayan cırcır böcekleri, denizin içinde batan güneş, karpuz -peynir ve dondurma demekti. Küçüklüğümde Marmara