Elektriğin olmadığı bir dünyada ,sessizliği ve gastronomiyi yeniden keşfetmek. Bazı yolculuklar vardır, insanı yalnızca başka bir coğrafyaya götürmez,hayata, zamana ve kendine bakışını da değiştirir.
Mısır’ın batısında, uçsuz bucaksız Sahra Çölü’nün ortasında yer alan,Kahire’den 738 klm.uzaklıkta olan ve yalnız araba ile gidebileceğin zorlu bir seyahat .Ama 4.defa Siwa Vahası’na yaptığım bu yolculuk,her defasında bana yeni bir deneyim kazandırıyor.

Burada, modern dünyanın vazgeçilmezleri olarak gördüğümüz pek çok şeyden uzaklaşırken ve şahsen sevmediğim lüksün aslında ne anlama geldiğini yeniden keşfetmiş oldum.
Çünkü Siwa’da, altın sarısı kumların ve sonsuz bir sessizliğin ortasında, insanı büyüleyen bir yer var: Adrère Amellal.
Geçen sene Siwa vahasını Amun-Ra tapınağını,Vahanın Akropolisini ,tuz gölünü ve Siwa da yaşayan arkadaşım Laki Vasilatos için uzun bir yazı yazmıştım. Bu defa size sıra dışı bir mimarın hayal dünyasından doğan Adrere Amellal otelini yazmak istedim
Çölün kalbinde yükselen bu sıra dışı otel, alıştığımız lüks anlayışını neredeyse tamamen tersine çeviriyor. Elektrik yok, internet yok, ekranların ve çeşitli makinaların yarattığı bitmeyen bir gürültü yok.
Buna karşılık yıldızları tek tek sayabileceğin dolu bir gökyüzü, mum ışığında aydınlanan odalar, çöl ile bir olan mimarinin büyüsü ve doğayla kurulan sessiz bir ilişki var.
İlk bakışta bir otelden çok, çölün doğal bir parçası gibi görünüyor. Çünkü bu otel tek başına bir yapı değil ,çölve kayalıklarla bütünleşmiş kocaman bir köy.Yapılar, bölgenin geleneksel mimarisinde kullanılan doğal malzemelerle inşa edilmiş.
Toprak, kum,tuz taşı ve hurma ağacından elde edilen malzemeler, çevredeki manzarayla bütünleşiyor. Duvarların rengi, çölün tonlarını taşıyor,güneş yükseldikçe değişen ışık, yapıları her saat başka bir görüntüye dönüştürüyor.
Hele güneşin batışı seni bir masalın mistik dünyasına ışınlıyor gibi hissettiriyor.
Günümüzde lüks denildiğinde aklımıza çoğunlukla teknolojik imkânlar, gösterişli dekorasyonlar ve kusursuz hizmet anlayışı geliyor. Adrère Amellal ise bambaşka bir hikâye anlatıyor. Sanki zamanın akışını değiştirip seni kendini yeniden keşfetmeye zorluyor.
Telefonunuza uzanmak yerine çevrenize bakıyorsunuz. Bir şeyleri kaydetmek yerine yaşamaya, bir sonraki mesajı kontrol etmek ,cevaplandırmak yerine ,bulunduğunuz anı hissetmeye başlıyorsunuz. İnternetin olmadığı bir yerde dünyanın geri kalanından kopmak ilk başta tuhaf gelebilir. Fakat kısa süre sonra bu kopuşun aslında bir özgürlük olduğunu fark ediyorsunuz.
Otelin dünyaca tanınan konukları ağırlaması da bu deneyimin dikkat çekici yönlerinden biri. Farklı ülkelerden gelen, yoğun yaşam temposuna alışmış insanlar burada sessizliği, mahremiyeti ve doğayla baş başa kalmayı arıyor. Adrère Amellal’ın ünü, yalnızca sıra dışı mimarisinden değil, ziyaretçilerine sunduğu bu farklı yaşam deneyiminden de kaynaklanıyor.

Siwa’da gün batımı, kelimelerle anlatılması zor bir gösteriye dönüşüyor. Güneş ufka doğru alçalırken kum tepeleri önce altın sarısına, ardından bakıra ve kızıl tonlara bürünüyor. Gölgeler uzuyor, gün boyunca hissettiğin sıcaklık keyifli bir serinliğe dönüşüyor.
O an, insan kendisini dünyanın bütün karmaşasından uzakta hissediyor.Sen ,gökyüzü ve yıldızlar.
Çölün sessizliği içinde güneşin kayboluşunu izlerken aklımdan tek bir düşünce geçiyor: Doğa, hiçbir gösterişli dekorasyona ihtiyaç duymadan insanı büyülemeyi biliyor.
Bir gastronomi tutkunu olarak benim için bu manzaranın ardından gelen akşam yemeği de en az gün batımı kadar etkileyiciydi. Çünkü burada yemek, yalnızca açlığı gidermek için yapılan bir hazırlık değil,mekânın, ışığın, kokuların ve duyguların birleştiği bir ritüel.
Akşam olduğunda farklı alanlarda kurulan sofralar mumlarla aydınlanıyor. Bu alanlara varmak için yürüdüğün yolları mumlar ve gece fenerleri aydınlatıyor.Elektriğin parlak ve keskin ışığı yerine, masaların üzerinde titreyen küçük alevler var. Gecenin karanlığı, taş duvarların gölgeleri ve dışarıdan hissedilen çöl havası, sofraya bambaşka bir atmosfer kazandırıyor.
Bir şef olarak böyle bir ortamda yemek deneyimini yalnızca tabaklar üzerinden değerlendiremiyorum. Önce mekânın yarattığı duyguyu hissediyorum. Ardından kokulara, malzemelere, ve lezzetlerin birbirleriyle kurduğu ilişkiye odaklanıyorum.
Kendi bahçelerinde büyüttükleri otlar,tabaklarda sunulurken mistik baharatlarla pişen yemekler uzun beyaz elbiseler ,beyaz eldiven ve başlarına sardıkları sarıkla servis eden Berberiler hakikaten insanı başka bir yüzyıla götürüyor.

Siwa’nın gastronomik kimliğinde hurma, zeytin, zeytinyağı, çeşitli tahıllar, sebzeler ve bölgeye özgü ürünler önemli bir yere sahip. Vahanın tarımsal yaşamı, çölün ortasında suyun ve toprağın nasıl bir bereket yaratabileceğini gösteriyor.
Hurma ağaçlarının gölgesinde yetişen ürünler, yüzyıllardır burada yaşayan insanların mutfak kültürünün temelini oluşturuyor.Yemek çeşitleri yalnız yörenin ürünleri ile yapılıyor. Mutfaklara dışarıdan hiçbir malzeme girmiyor o yüzden menüleri kısıtlı ama bir o kadarda lezzetli
Bu coğrafyada yemek, doğanın sunduklarını değerlendirme sanatıdır. Malzemenin kıymetini bilmek, mevsime saygı göstermek ve gereksiz gösterişten uzak durmak, geleneksel mutfağın önemli özellikleri arasında yer alıyor.
Mum ışığında otururken bu düşünceler benim için daha da anlam kazanıyor. Bir yemeğin değerini yalnızca kullanılan malzemelerin pahalı olması ya da tabağın ne kadar gösterişli sunulması belirlemiyor.
Bazen iyi hazırlanmış bir sebze yemeği, özenle seçilmiş bir zeytinyağı veya yerel bir ürünün doğal aroması, çok daha unutulmaz bir deneyim yaratabiliyor.

Gastronomi benim için her zaman kültürlerin birbirini tanımasının en samimi yollarından biri oldu. Siwa’da da bunu yeniden hissettim. Çünkü her yerel mutfak, insanın yaşadığı coğrafyayla kurduğu ilişkinin hikâyesini anlatır.
Burada yediğim yemekleri, yalnızca lezzetleriyle değil, içinde bulundukları ortamla birlikte hatırlayacağım.
Çölün karanlığı, mumların ışığı, gün batımının ardından gelen serinlik ve masanın etrafında oluşan sakinlik, gastronomi deneyiminin ayrılmaz bir parçasına dönüşüyor.
Adrère Amellal’da geçirilen bir gece, insana modern dünyanın hızını sorgulatıyor.Her anımızı görüntülerle belgelediğimiz ve çoğu zaman gerçekten yaşamak yerine yaşadıklarımızı paylaşmaya odaklandığımız bir çağda, burada başka bir seçenek olduğunu görüyorsunuz.
Sessizlik, bir eksiklik değil. Karanlık, korkulacak bir şey değil. İnternetin olmaması, dünyadan geride kalmak anlamına gelmiyor.
Aksine, bazen kendimize yaklaşabilmek için dünyanın sesini biraz kısmamız gerekiyor.
Sabah olduğunda güneş yeniden doğacak, kumların rengi değişecek ve Siwa yeni bir güne uyanacak. Fakat buradan ayrılırken yanımızda yalnızca fotoğraflar ve anılar götürmeyeceğiz. Belki de en önemlisi, hayatı biraz daha yavaş yaşamanın mümkün olduğunu hatırlayacağız.
Benim için Adrère Amellal, çölün ortasında kurulmuş bir otelden çok daha fazlasıydı. Doğanın gücünü, sadeliğin zarafetini ve gastronominin duygularla kurduğu bağı yeniden keşfettiğim özel bir deneyimdi
Siwa vahası ile vedalaşırken 5. ziyaretim için program yapmaya başlamıştım bile.






