Ekonomik zorlukların gölgesinde yaz mutfağı

Yaz mevsimi geldiğinde düşünceler; kıpkırmızı kıtır kıtır karpuzlara, mis kokulu domateslere, çıtır çıtır serin salatalıklara, sulu sulu yarmalara, mis kokulu şeftalilere, eriklere, kirazlara, vişnelere gider. Yaz demek hafif yemekler, açık hava sofraları, buz gibi içecekler demek… Ancak bu yaz, mutfaktaki tatlarımız kadar sıcak, gündem de çok sıcak olacağa benzer.

Üç dört sene öncesine kadar sebzeler ve meyveler kilolarca satın alınır dolaplarınıza girerdi. Şimdi ise her şey sayı ile satın alınıyor. Şahsen benim en sevdiğim şey pazarlardan alışveriş yapmaktır.

Hadi o zaman zembili alalım pazara gidelim

Zembil diyorum çünkü doğayı korumak görevimiz diye düşünüyorum. Plastik torba kullanmayalım çünkü dünyayı kurtarmamız gerekiyor. Tabii bu arada biz plastik pipet, plastik torba kullanmamak için  uğraşa duralım, öbür taraf bize zehirli tarım ilaçları ve pestisit yedirsin. Başka taraf ise kimyasal bombalar atsın, biz hala soğuk kahvemizde, limonatamızda bambu veya karton pipet kullanmak istiyoruz diye direnelim.

Acaba bambu pipet dünyayı kurtarabilecek mi?

Bu düşüncelerle pazar yoluna çıkmaya karar verdiğimizde  önce bankaya uğramanın şart olduğunu zaten hepimiz biliyoruz. 2-3 sene öncesine kadar pazara gitmek büyük bir keyifti ama şimdi hesap makinasıyla gitmek gerekiyor. Keyifler kaçar tabii. Kirazın kilosu 750 tl.olursa. Domates 80-100 tl. İyi bir karpuz yemek için 500 tl.’yi gözden çıkarmak gerekir.

Reyhan almak istedim demeti 50 lira deyince ufaktan bir şok yaşadım. Kuşkonmazı zaten görmezden geldim. Beyaz’ı da varmış pazarcı ablada fiyatını soramadım.

2-3 sene öncesine kadar 70-80 kilo vişne alıp likör yapardım. Bizi tanıyanlar bilir, her zaman restoranımızda yemekten sonra herkese bir kadeh vişneli likörü ikram ederiz yıllar yılı. Dün pazara gittiğimde vişne‘nin fiyatını  350 tl.görünce ben bu sene 10 kg alayım adeti bozmayalım likörümüzü  yapalım diye düşündüm.

En azından küçük bardaklarda ikram ederiz dedim. Öyle düşündüğüm için de kendi kendime utandım. Biz ne zaman bu hayat oyununu kaybettik. Biz niye toptanda kalkanın kilosuna 1500 tl ödüyoruz. 10.000 tl. su faturası öderken ne oldu da 80.000 tl. su faturası ödüyoruz.Kiramız 3000 € dan nasıl 15000 € oldu?

Restoranımızın masalarına süslediğimiz ufacık fesleğenli saksılar 100 lira’dan  ne zaman 500 liraya çıktı?

Sonra akşam oluyor mekanımıza gelen misafirlerden fiyatlarınız çok pahalı cümlesini dinliyoruz. Millet Yunan Adaları’na gidip kişi başı 25 -30 Euro ödediklerini söylüyor. Ama acı bir gerçek var ki Kos Adası’nda veya Leros Adası’nda bir mekanın kirası üç sene önce 2000 €  iken bu sene de 2000 Euro.

Balık fiyatları sebze fiyatları kalamar ahtapot fiyatları değişmedi. O içmesini çok sevdiğimiz uzo fiyatı hiç değişmedi. 10 sene önce de şişesi 13 Euroydu şimdi de aynı fiyat. Bir de Karşıyaka‘dan bizim Yakaya geç, yüzde kaç bin artış gördü içecekler.

Yaz mevsimi geldi geçiyor ama ekonomik zorluklar sofralarımıza yansıdı. Tatil beldelerinde ne yerli, ne yabancı turist var deniliyor.

Tabii ki olmaz …Yunanistan,  İspanya, Portekiz, Dubrovnik, Monte Negro yanıbaşımızda iken biz onların fiyatları ile nasıl başedelim?

Ben şahsen restoran sahibi olarak çözümü daha sade bir menü hazırlayarak, yerel ürünleri küçük üreticilerden satın alarak, sadeleşerek, yaz lezzetlerimizi  ekonomik dalgaların arasından geçirip hayatta kalmasını sağlamaya çalışıyorum.

Yemeyi bir direniş biçimi olarak düşünüyorum bu yaz. Bütün zorluklara rağmen kurduğumuz yaz sofraları bir tür umut, paylaşım, anı toplama alanı oluyor.

Bir dilim karpuz, bir parça beyaz peynir, bir yasemin  kokusu, bir begonvilin pembe rengi, denizin sesi, gökyüzündeki yıldızlar bazen bütün bu zorlukları unutup yolumuza devam etmemizi sağlayıp bize güç veriyor.

Aynı zamanda bu zorluklar kendi kullanımımız için küçük bahçeler, bostanlar yapmaya bizi teşvik ediyor. Bizim beş senedir bostanımız o kadar lezzetli sebzeler veriyor ki bu sene biraz daha büyütmeye karar verdik.

Lezzetli sofralarda geçireceğimiz güzel bir yaz dileklerimle….

Maria Ekmekçioğlu

Paylaş

Son Yazılanlar

Babamı orada bıraktım, orada buluyorum

Aklımın yazdığını, yüreğim bozuyor bazen. Yalanlayıp, mahcup ettiği yok ama birilerinin gözüne gireceğim diye ışıltısı, perdahından vazgeçmeyen cümlelerin kibrine “yoldan çekil” deyiveriyor. Epeydir babasızlar zamanını

Geçmişten Geleceğe Ulaşan Evrensel İzler

Masaya gelen her tabak, aslında toprağın zamana yazdığı sessiz bir mektuptur; insanın coğrafyayla kurduğu en eski, en samimi diyalogdur. İçindeki her malzeme asırların birikimini bünyesinde

Ve kedilerin sessiz tanıklığı…

Bahanelerin arkasına gizlenen hayatlar ve kedilerin sessiz tanıklığı… ​İnsanoğlu; kendini korumak, konfor alanından uzaklaşmamak ve rahatını bozmamak için tarihin en güçlü, en aşılmaz kalkanını icat

Hititlerin Başkenti Çorum Unesco Yolunda

Ateş, insanlık tarihinin en eski ve en güçlü bağlayıcı unsurudur. İlk ateş yakıldığında sadece ham maddeler pişmedi. İnsanı bir araya getiren topluluklar, köklü sosyal bağlar,

Bir türlü yetişkin olamayan toplumuz

Çocukluk ve gençlikte büyüyüp yetişkin olmak çok uzak geliyor. Büyüyünce yaparım dediğiniz ve yapmak istediğiniz çok fazla şey oluyor. Ama o uzak gelen yetişkinliğe o

Üretimin Yavaş Manifestosu Dokuma

İstanbul’un güncel sanat sahnesinde farklı disiplinleri ortak bir düşünsel zeminde buluşturan Rastlaşmalar Vol. 2: The Art of Frugal Hedonism, 42 Maslak ArtPlatform’da sanatseverlerle buluşuyor. Esmer

Mafyayı Mevlana ile soslamak!

Oyunculuğunu çok sevdiğim Elçin Sangu’nun başrolde olduğunu görünce, büyük bir hevesle Netflix’in başına geçip ‘Uykucu’ filmini açtım. Fakat daha ilk sahnelerden itibaren karşımda ne amaçla