Daha evvel gitmediğim Sakız adasına; sözde bu mevsim tenha olur, kafamı dinlerim azıcık, diyerek yola çıktım. Seçtiğim tarih 19 Mayıs’tı. Hata burada başlıyordu. Akıncı Türkleri hesaba katmamıştım.
Cumartesi sabahı saat 07.00’de Çeşme Liman’dan kalkan feribotuma kalkışa on beş dakika kala gittiğimde uğradığım şoku anlatamam. Hiç abartısız kilometrelerce uzayan bir kuyruktu beni bekleyen. Bu kuyruğun çoğunun kapı vizesi alarak girmek isteyenler olduğunu anladığımda içime az da olsa su serpildi.
Şans eseri tam vaktinde binebildim feribota bileti aldığım saate. Siz siz olun bayram, seyranlarda benim gibi ucu ucuna gitmeyin feribota diye anlatıyorum bunları.
Sakız adası’na yarım saatte varıyorum. Otelime giriş yapmak için hala oldukça erken bir saat. Liman’da turistleri karşılayan denize nazır, dizi dizi sayısız kafe var. Çok özlediğim ıspanaklı böreğimi sıcak sıcak götürür, üstüne soğuk frappemi içerim diye hayal ediyorum.
Öyle de yapıyorum nitekim. Oturduğum müddetçe sayısız feribot yanaşıyor ve yeni Türk akıncılar bırakıyor adaya. Yeme içme işinde sıkıntı yaşar mıyım acaba diyerek daha evvel araştırmamı yaptığım bir kaç restorana hemen rezervasyon yapıyorum. İyi ki de öyle yapmışım diyorum ilerleyen zamanlarda.
Sakız Adası Limanı, gözümün aşina olduğu diğer Yunan adası limanlarına benzemiyor. Daha boş vermis, beni beğenen böyle beğensin edasında. Uzun bir siestadan yeni kalkmış gibi. Bir anda zaman daha ağır akmaya başlıyor, ağdalanıyor akrep ile yelkovan, aynı boşvermişlik onları da sarıyor.
Tam tatilden beklediğim o kıvama geliyor. Sakız ile yapılmış, mastikası, reçeli, sabunu, kremi ne varsa satan dükkanlara girip, çoğu hediyelik alışverişimi tamamlıyorum.
Burası tahmin ettiğimden daha büyük bir ada. Yunanistan’ın yüz ölçümü olarak beşinci büyük adası. Arabasız çok zor olur gezmek diyerek limandan araba kiralıyorum. Fiyatlar 19 mayıs sebebiyle artmış belli, olsun, mecburcuyum. Araba düz vites, ona da olsun, özlemişim.
Tatil modundayım, her şeye bir geniş “olsuuun” diyorum. Atlıyorum kan kırmızısı, kutu arabama 8 km mesafedeki otelime gidiyorum. Geçerken gördüğüm yerler hoşuma gidiyor. Yollar daracık, iki araba itina ile yan yana geçiyor. Üst üste dizilmiş taşlardan yapılmış derme çatma ama sevimli bir duvar yol boyunca devam ediyor.
Küçük şapeller, eski ama çok güzel taş evler sağ tarafta, girebilir miyim acaba diye hasretle baktığım deniz sol tarafımda uzanıyor.
Sakız Adası ( Chios ) sakız ağacından (mastiha) elde edilen reçinesi ile ünlü. Antik dönemden beri ağacın reçinesi ilaç, kozmetik ve sakız olarak kullanılıyor. Bu bodur ama güçlü gövdeli ağacı yol boyunca her yerde görüyorum. Önce Cenevizliler sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun fethi ile Osmanlılar sakızı Avrupa’ya ihraç ederek zenginleşmişler.
Turizm kadar hala adanın en önemli gelir kaynağı diyebilirim. Sakızın toplanması, temizlenmesi, tüketiciye ulaşana kadar geçtiği tüm aşamaları merak ediyorsanız Sakız Müzesi’ni mutlaka ziyaret edin. Zengin multimedia gösterimleri ile de müzeyi ziyaretimden sonra hem sakız üretimi hem de adanın tarihindeki etkisi ile ilgili baya bir fikir sahibi oldum diyebilirim.
Kaldığım otel, Limana yakın ama şehir merkezi curcunasından uzak, kol mesafesinde bir yerde, Karfas’da. Bu koy, turistlerce en çok tercih edilen, konaklama tesislerinin bol olduğu bir yer.
Daha evvel yaptığım araştırmaya göre adada elbette pek çok plaj var. Tavernalı, tavernasız, yiyeceğini, içeceğini mutlaka yanında götürmen gereken, dünyadaki tek insan gibi hissedebileceğin ıssızlık ve doğallıkta ya da her türlü konforu sunan, tesisleri olan plajlar var.
Ayağımı bir ufak denize değdirdiğimde cemre düşmüş olsa bile su ısısının insanın içinde denize girme isteği uyandıracak kadar sıcak olmadığını farkediyorum hüsranla.
O yüzden vaktimi Sakız Adası’nın ismi nam salmış köylerinde geçirmeye karar veriyorum. İlk istikametim, dekoratif köy olarak da bilinen Pirgi Köyü. Evlerin dış cephe duvarlarında görünen siyah&beyaz geometrik desenler sebebiyle böyle bir isim almış.
Çısta tekniği denilen ve adanın başka hiç bir yerinde görünmeyen bu teknik Cenevizlilerden adaya miras kalmış. İki kolunuzu açtığınızda iki duvara da dokunabildiğiniz darlıkta sokaklar, bitişik evler ve kuleler aslında korsan saldırılarına karşı savunma amacıyla tasarlanmış.
Araba kullanmayı zaten severim, adada kullanmak daha da bir keyifli geliyor. Püfür püfür deniz kokusu camı açınca saçlarımın arasından geçiyor. Henüz giremiyorum ama koklayabiliyorum. Görmezseniz olmaz denilen ikinci köye doğru yola çıkıyorum.
Köyün adı Mesta. Dondurması ile meşhur. Ben neden meşhur olduğunu deneyimleyince pek anlamadım. Bir fevkaladeliği yoktu. Köy, şipşirin kalın duvarlı, yazın içi serin, kışın da ısıyı içeride tutan taş evlerden oluşuyor. Taş kemerleri, birbirine bitişik yapıda taş evleri ile köy bende kale köy izlenimi uyandırdı.
Ben diyim elli, siz diyin yüz hane var yok. Minnacık bir meydanı var. Bahsi geçen dondurmacılar bu meydanda. Oturup bir çınar gölgesinde, serin esintilerle kahve içmek için ideal. Köy, adanın ünlü sakız ağaçlarının yetiştirildiği sakız köyleri arasında yer alıyor.
Otantik dokusu korunduğu için, köyün taş sokaklarında dolaşmak, meydanda bir kahve içmek, yerel ürünleri tatmak bana zamanda yolculuk yapmışım gibi haz verdi.
Denize girmek mümkün değil, ama denize taş atmanın önünde bir engel yok. Bunu yapabileceğim en güzel sahillerden bir tanesi Emporios isimli küçük bir liman köyüne yakın, adanın güneyinde Mavra Volia. Yakınında Psaronas Volkanı var. Şuan aktif değil.
Bu volkanın geçmişteki patlamaları sahildeki siyah volkanik taşları oluşturmuş. Denizin içindeki taşlarda siyah olduğu için denizi olduğundan daha koyu renk gösteriyor. Su inanılmaz berrak, taşlar deniz ile yontula yontula kenarlarını kaybetmiş yuvarlanmış.
Soğukluğundan giremesem bile bu sahilde oturup, onun kendine has gizemli havasında, parlak siyah taşlarını denize atmaktan çok mutlu oldum. Bu manzaraya en çok Vangelis’in “La petite fille de la mer” bestesini yakıştırmış olmalıyım ki hep onu duydum kulaklarımda.
Emporios’a kadar gelmişken oradaki bir kaç tavernadan bir tanesini seçin. Dingin bir öğle yemeği için ideal olacaktır. Müzik neden yok dediğimde, biz hiç çalmayız dediler. Kumsal ile öpüşen denizin küçük çırpıntılarına kulak verince hak verdim.
Hiç bir müzik bu ezgiden güzel olamazdı. Şehir merkezinde dirsek dirseğe oturacağım, yandaki masanın gürültüsünden kendi konuşmamı duyamayacağım bir restaurant yerine her zaman böyle derme çatma ama sakin, dingin ve taptaze deniz lezzetlerini iddiasız sunan bir yeri tercih ederim.
Emporios gibi sevimli bir balıkçı kasabası olan Lagada’ya gidemedim. Araba ile bir saatten uzak bir mesafedeydi. Bu defa hakkımı Emporios’dan yana kullandım. Belki başka bir zaman artık.
Sakız adası uzun doğa yürürüşü yapmayı sevenler için de ideal. Unesco Mirası Nea Moni Manastırı ile başlayıp, ormanın içinden geçerek taş köy Avgonima’ya ve oradan da dramatik kayalıklar üzerindeki terk edilmiş köy Anavatos’a uzanabilirsiniz.
Genel olarak trekking severler için adada işaretlenmiş rotalar yok. Ama köyler arası eski taş yollar ve sahil rotaları yürüyüş için çok uygun. Baharda yeni uyanan doğa ve çiçek kokuları ile çok keyifli oluyor.
Çeşme’den yirmi ila otuz dakika gibi kısa sürede gelebileceğiniz bu adayı sevdim. Kendine özgü, sakin, dingin bir havası var.
Denizin iyice ısındığı bir mevsimde, bu defa sularında yüzmek dileğiyle adadan ayrılıyorum.
Bu yıl 66. yılını kutlayan İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği (İFSAK), ünlü İtalyan fotoğrafçı…
Tiran, Balkanlar’ın çoğu şehri gibi tanıdık ama bir o kadar da kendine özgü bir his…
Bayram sabahına uyanmak, henüz güneş doğmadan sokağa yayılan o mahmur ama umutlu sessizliği solumaktır. Çocukken…
ZEYNEP KAKINÇ Gastronominin yeni soruları Dünyada gastronomi artık yalnızca ne yediğimizle ilgili değil. Mutfak, kültür,…
Yüksek teknoloji günlük yaşamın her alanına nüfuz ediyor. Blockchain uygulamaları, kuantum bilgisayarlar ve yapay zekâyla…
Ramazan ayının ruhu, sadece gün boyu süren bir dinginlikte değil, akşamın yaklaşmasıyla birlikte mutfaklardan süzülen…