Çocukluk ve gençlikte büyüyüp yetişkin olmak çok uzak geliyor. Büyüyünce yaparım dediğiniz ve yapmak istediğiniz çok fazla şey oluyor. Ama o uzak gelen yetişkinliğe o kadar hızla ulaşıyor ki insan.
Zaman ilerliyor ve bir süre sonra hayatın rutini oluyor ve o rutin içinde isteklerini yapmak zorlaşıyor ve alışkanlıkların ön plana geçtiği ezbere yaşamlarımız başlıyor.
Bazen var olanı sürdürmek kolay geliyor, bazen de iyice bunalıp “gerçekten ben ne istiyorum?” diyerek farklı arayışlar içine giriyoruz. Bu iki uç arasında gidip gelirken en çok da kendimizle çatışıyoruz.
Özellikle bu dönem kopya hayatlar gibi değerlendirilebilir
Gelecekten umutsuz, yaşam zevkimizin az olduğu ve yaşamımız üzerinde “hiç” kontrolümüz yokmuş gibi hissettiğimiz bir dönem bu. Sanki isteklerimiz hep bir engele takılıyor. Durum sadece maddi imkanlarla ilgili değil, ilişkilerimiz de öyle kaygan bir zeminde.
Peki neden böyle oluyor? Biz bir türlü yetişkin olamayan toplumuz. Hep birilerinin onayına, ilgisine, desteğine ihtiyaç duyuyoruz. Kendi içimizde var olmayı beceremediğimiz için, karşımızdaki kişiyi bizi tamamlayacak bir ebeveyn yerine koyuyoruz.
Sevgilisinden çocukluk yaralarının telafisini bekleyen, eşinden onay arayan yetişkinler oluyoruz. Sadece romantik ilişkilerde değil; arkadaşlıklarda bile sürekli onaylanma, her kararda desteklenme ihtiyacı duyuyoruz. Bu kronik ihtiyaç içimizdeki derin olgunlaşma eksikliğinden besleniyor.
Peki bu eksikliğin kökeninde ne yatıyor. Elbette ki çocukluğumuz..Bir çocuğun iç dünyasında hem seven hem de sınır koyabilen tutarlı bir ebeveyn figürü olması gerekir.
Anne baba fiziksel olarak yanımızda olsa bile duygusal olarak mesafeli ya da tutarsız olduğunda çocuk zihnimiz büyük bir karmaşa yaşar ve bu karmaşa zihnimizin en temel ihtiyacı olan öngörülebilirlik ve güvenlik arayışını çıkmaza sokar.
Bu şekilde yetişen ebeveynlerin çoğu günümüzde çocuklarının hayal kırıklığı yaşamaması için her türlü zorluğu ve engeli kaldırmaya çalışıyorlar. İşte bu noktada ihmal ve tutarsızlığın tam zıttı olan ama çocuk ruhunda benzer yaralar açan aşırı koruma ve yaşamını istila etme ile karşılaşıyoruz.
Dışarıdan bakıldığında sevgi ve fedakarlık görünen durum çocuğun en hayati ihtiyacını yani bireyselleşmesini sabote eder.
Anne-baba çocuğu hayal kırıklıklarından korumak isterken çocuk sınırlarını, potansiyelini ve en önemlisi sıkışıp aldığımız “ezber yaşamlarımızın” panzehiri olan özgün benliğini keşfedemez. Hata yapmasına, engellenme hissiyle baş etmesine ve kendi çabasıyla sorunlarını çözmesine izin verilmeyen çocuk dünyayı kendi başına deneyimleme şansını kaybeder.
Yetişkin olduğunda da bu döngüyü kırmak oldukça zordur. Çocukluğunda annesini mutlu etmeye çalışan çocuk yetişkinlikte de kendi istek ve ihtiyaçlarını bir kenara atarak arkadaşlarını, yöneticini, annesini memnun etmeye adanmış bir döngünün içine sığınır.
Çünkü ancak başkalarını mutlu edebildiği ölçüde değerli vfue güvende hissedeceğine inanır. Kendi sınırlarını çizemez, hayır diyemez ve başkalarının duygusal yüklerini taşımaktan kendi yaşamını yaşayamaz hale gelir.
Tam da bu noktada, bu örselenmeler bizi “ezbere yaşamlarımızın” bize güvenli gelen ama ruhsuz, huzursuz akışına bırakır. Kendi özgün benliğini çocukluğunda bırakmış yetişkin hayat artık kendi seçimlerinden çok toplumun, ailesinin ya da partnerinin yazdığı hazır senaryolarla ilerler.
Çünkü kendi iç pusulası çocukluğunda hasar görmüştür. Elbette ki içimizdeki olgunlaşma eksikliğinden özgürleşebilmek geçmişteki zorlu deneyimlerimizi anlamak ve gecikmeli de olsa ezberlerimizi bozarak kendimize özgü yanlarımızla kendimizi onarabilmekle mümkündür.
Zehra Erol






