Bir an için hayal edin… Öyle bir şirkette çalışıyorsunuz ki, akşam olduğunda eve gitmek istemiyorsunuz. Çünkü orada yalnızca işinizi yapmıyor, üretiyor, “bi’ şeyler” inşa ediyorsunuz.
Yüreğinizin attığını, zihninizin üretmenin heyecanıyla dolduğunu hissediyorsunuz. Maaş, unvan, yan haklar hepsi geri planda kalıyor; yaptığınız iş, hayatınızın anlamlı bir parçası haline dönüşüyor.
Ben çeyrek asır boyunca meslek hayatımı işte bu şekilde yaşadım. Elde ettiklerimin kıymetini bildim, minnet ettim. İnsanlara önce insan gibi davranmayı ilke edindim. İnsanları sermaye, makine, teçhizat gibi bir kaynak olarak asla görmedim.
Yetkilerim arttıkça, “Artık biliyorum” demek yerine, “Daha öğrenecek çok şeyim var” diyerek yetkinliklerimi geliştirmeye gayret ettim.

İYİ BİR İŞ GÖREN OLABİLMEK İÇİN…
Fırsat buldukça birlikte çalıştığım arkadaşlarımla Aristoteles’in iyi bir iş gören olabilmek için söylediği etik, teknik, teorik ve estetik dengesini konuştum, içselleştirdim. Atatürk’ün “Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır” sözünü sadece alıntılayarak yaymadım; meslek hayatım boyunca yaşadım.
Özellikle havalimanında görev yaptığım yıllarda, turizm eğitimi almış biri olarak kendimi bir işletme yöneticisinden çok bu ülkenin “turizm elçisi” gibi hissettim. Çok şanslıydım. Ülkemizin ve hatta başka ülkelerin en stratejik noktalarında, yiyecek ve içecek hizmeti veren bir şirketin yöneticisiydim…
“BUGÜN RUTİNİMİN DIŞINDA NE ÜRETTİM?”
Bu ülkeye gelen insanların ilk gördüğü bizdik. Son uğurlayan da yine biz olduk. İlk izlenimi oluşturuyor, son hatırayı bırakıyorduk.
Bundan daha stratejik bir hizmet alanı olabilir miydi? Üstelik sadece yiyecek ve içecek sunmuyorduk. Bu ülkenin kültürünü, misafirperverliğini ve binlerce yıllık gastronomi mirasını sunuyor, temsil ediyorduk.
İşte bu yüzden yaptığım her işe anlam yükledim. Her gün kendime aynı soruyu sordum: “Bugün, rutinimin dışında ne ürettim?” Çünkü inanıyordum ki, kocaman ya da minicik, her gün yaptığım işe ve içinde bulunduğum kuruma mutlaka yeni bir değer eklemeliyim.
Büyük kurumlarda fikir üretmek de, o fikirleri hayata geçirmek de kolay değildi. Çok kişi size, biraz da alaycı bir tavırla neden olmayacağını anlatırdı. Egolarından sıyrılmış çok az kişi ise “Nasıl yardımcı olabilirim?” diye sorardı.
Sonra… Çeyrek asır önce girdiğim o kapıdan bir gün çıktım. İş yerinden ayrılırken arabamı teslim ettim. Bilgisayarımı teslim ettim. Unvanımı teslim ettim. Ama geride bıraktığım yılları, hayallerimi ve hatıralarımı teslim edebileceğim bir masa yoktu.
KURUMSAL VEFASIZLIK HAYALLERİ ÖLDÜRÜR
Yaşanmıştı… Ama bitmemişti. Bugün büyük organizasyonların yöneticiliğinden sonra, kendi kurduğum küçük işletmemin çalışan yöneticisiyim. Ailemle, arkadaşlarımla artık çok daha kaliteli vakit geçirebiliyorum, işimden ve hayatımdan keyif almaya devam ediyorum.
Peki ya geride bıraktığım kurumsal dünya?.. Geçenlerde sosyal medyada bir habere rastladım mesela. Yıllar önce büyük emeklerle hayata geçmesine katkı verdiğimiz bazı markalar uluslararası ödüller almıştı. Sevinmeye sevindim ama içimde burkulmadı değil.
Çünkü o markaların arkasında hayal kuran insanlar vardı. Danışmanlar, teknik ekipler, mimarlar, tedarik zincirini yönetenler ve daha niceleri… Onlarca insanın emeği, cesareti ve hayali vardı. Ben de o markaların hayalden, ete kemiğe bürünmesine geçen süreçte liderlik görevleri üstlenmiştim. İşte o an aklıma daha önce hiç duymadığım ama iliklerime kadar hissettiğim bir kavram geldi; kurumsal vefasızlık.
EN BÜYÜK SERMAYE: KURUMSAL HAFIZA VE AHLÂK
Kurumların en büyük sermayeleri plazaları, çalışan sayıları, hizmet hacimleri, aldıkları ödüller değildir. En büyük sermayeleri, kurumsal hafızası ve ahlâkıdır. Ne yazık ki, bugün birçok kurumun eksik bıraktığı nokta tam burasıdır. Aslında ne şahit olanlar ne de kurumlar unutur.
Asıl sorun, bazı yöneticilerin hatırlamamayı, hatta unutturmayı tercih etmesidir. Çünkü geçmişte ortaya konan fikirlerin, verilen emeğin ve alınan risklerin hatırlanması; bugünün başarı hikâyesini tek başına sahiplenmek isteyenlerin işine gelmez. Onlar sahnededir ve başarı sanki o gün başlamış gibi anlatılır.
EĞER O KURUM GEÇMİŞTE ÜRETTİĞİ BAŞARILARI YÖNETMEYE BAŞLAMIŞSA…
Peki bunun bedelini kim öder?.. İlk bakışta emeği sahiplenilmiş insanlar ödemiş gibi görünür. Oysa asıl bedeli kurumun kendisi öder. Bir gün fikrinin başkasının hikâyesine dönüştüğünü gören akıllı insan, bir süre sonra yeni fikir üretmekten vazgeçer.
Önce aidiyet, sonra cesaret, ardından üretme isteği azalır. Ve en sonunda kurum, geçmişte ürettiği başarıları yönetmeye başlar, yenilerini üretemez.
Gerçek kurumsallık; yalnızca süreçleri yönetmek, durumu korumak, yöneticilerinin konfor alanını genişletmek ve kollamak değil, geçmişin emeğine hakkını teslim edebilmektir. Bugünün başarısını alkışlarken, o başarının temelini atanları hatırlayabilmektir.
KURUMSAL HAFIZA, O KURUMUN VİCDANIDIR
Ve daha da önemlisi…Henüz ortada hiçbir başarı yokken, yeni fikirlere cesaretle alan açabilmektir. Çünkü vizyon, başarı ortaya çıktıktan sonra onu sahiplenmek değil, başarı henüz görünmüyorken onu görebilmek, gerçekleştirmek için mücadele etmektir. Kurumsal hafıza, bir kurumun sadece geçmişi değildir; vicdanıdır.
O, emeği, cesareti, alın terini ve ilk adımı atan insanları unutmayan ortak bilinçtir. Ahlâk, emeği görünür kılmak ve hakkı teslim edebilmektir.
Genç profesyonellere çeyrek asırlık yolculuğumdan süzülen çok önemli tavsiyem; etik karakteriniz sarsılmaz olsun, teorik bilgi ve teknik beceriniz size daima güç katsın. Estetik ise tüm bu yaptıklarınızı süslesin… Vicdanlı kalın!
İbrahim Demir






