Benim yaşımdakiler ilk Körfez savaşından bu yana gelip geçen tüm savaşları ekranlardan izlemiştir. O günden bu yana, kitle iletişiminde müthiş değişimler ve alt üst oluşlar yaşandığını da bu kuşak bizzat gözlemleme şansına mı desem, şanssızlığına mı desem sahip oldu.
İran-Irak Savaşı’nı TRT’den izlemiş ve sanırım haberciliğin pek kirlenmediği o dönemlere denk gelmiş olmanın bir şans olduğu ise kesin!
Şöyle bir kısa zaman yolculuğuna çıkıp savaş haberciliğinin nereden nereye geldiğine bir göz atalım… Kamu televizyonculuğunda, eğer ki iktidarların vesayeti yoksa, 2000’li yıllara kadar ‘olabildiğince nesnel haber’ vermek gibi bir kural vardı. Hele ki doğrudan savaşın tarafı değilseniz.
Sonrasında küreselleşme ve post-modernist düşünce tarzının egemen olmasıyla birlikte, ‘gerçeklik’, ‘bilgi’, ‘enformasyon’ gibi kavramların içi her geçen gün boşalmaya başladı. Bu eğilimleri birebir ve etkili biçimde iletişimde yaşıyoruz. Mecranın ne olduğu hiç fark etmiyor; gazeteler, radyolar, televizyonlar, internet medyası ve sosyal medyada aynı eğilim egemen; tabii her mecraya özgü önemli nüanslarla…

‘SADDAM’IN KİMYASAL SİLAHLARI VARMIŞ!’
Yayıncılık bu halde olunca, doğal olarak izleyiciler de aynı hastalıktan muzdarip oluyor. Ve bunu sosyal medyada, tekil bir yayıncı gibi aktararak yalanın, akıldışılığın, ahlâksızlığın taşıyıcısı rolünü üstleniyor. Kimisi sadece pasif, kimisi deli gibi aktif!..
Irak’ın işgalinden önce artık utanmazca bir hal alan malenformasyon (herhalde en doğru karşılığı ‘yalan bilgi servisi’ olur) bir ülkenin yok edilmesi ve yeniden tasarlanması için tepe tepe kullanılmıştı. ‘Saddam’ın kimyasal silahları var’ yalanıyla Batı Asya’yı yeniden dizayn edecek bir stratejinin de ilk adımları atılıyordu böylece… Başarılı da oldu!
Benzer bir kötü masallar dizisini ‘Arap Baharı’ sürecinde Tunus’tan Mısır’a Arap ülkelerinde yaşanan olayların nasıl çarpıtıldığını; servis edildiğini de de yaşadık. Suriye Arap Cumhuriyeti’nde iç savaşın çıkarılma sürecinde ‘iliştirilmiş gazetecilik’ (embedded journalism) artık iyiden iyiye rezil bir hal almıştı.
Bu kez iliştirilmiş gazeteciliğin yanı sıra, ‘iliştirilmiş hükûmetler dışı organizasyonlar (non-governmental organisations-NGO) da ön safta rol alıyordu. En bilineni el Kaide ile Birleşik Krallık gizli servisinin ortaklığında faaliyet gösteren ‘Beyaz Miğferler’di (White Helmets). Söz gelimi ‘IŞİD devrimcileri’nin yaptıkları katliamları Suriye hümûmetine yıkmak gibi manipülasyonları bu tip örgütler, mizansenler oluşturup servis ediyordu.
O sözde anlı şanlı ‘objektif’ Amerikan, Avrupa, Japon ve batı blokunda yer alan tüm ülkelerin medya kurumları boy boy bu mizanseni pazarlıyordu. O dönemde Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (Syrian Obseratory for Human Rigths) de, bu ve benzeri yalan haberlere destek vermeyi ihmal etmiyordu.
Türkiye’ye gelince, zaten medyanın durumu ortada! İktidara yakın olan medya bu yalan haberleri iyice abartıp verirken, sözde ana akım medya da çarpıtma yarışına katılıyordu. Ve o zaman montaj, mizansen, her türlü beyin yıkama vardı, ancak henüz yapay zekâ yeni yeni gelişmekteydi.
İSTİHBARAT ÖRGÜTLERİNİN APARATI HALİNE GELEN MEDYA
Dünyadaki gelişmelerle ilgilenen hemen herkesin 2026 yılında ABD, Birleşik Krallık ve AB öncülüğünde, İsrail’in koçbaşı olarak kullanılacağı ‘İran’a saldırı’ operasyonu, pek çok gelişme sebebiyle öne çekildiğinde, artık medya sektörünün çok önemli bir kısmı, hemen hemen istihbarat örgütlerinin aparatı haline gelmişti bile.
Artık bir başka aşamaya geçmeye, yalan haber yerine görsel çağa uygun ‘yaratılmış haber’ çağına giriş yapılabilirdi. Ve şu anda bunu yaşıyoruz, henüz yapay zekanın yeterince ‘mükemmel’ olmadığı bir dönemdeyiz, buna rağmen bu haliyle bile bize ‘berbat masalları’ gerçekmiş gibi kakalayabiliyorlar!
Sosyal medyada gördüğümüz pek çok ‘cayır cayır yanan Tel Aviv, Hayfa, Aşkelon’ görüntüleri batı karşıtı yapay zeka kullanıcısı bireylerin ya da toplulukların veyahut doğrudan devletler, çıkar odakları tarafından finanse edilen siber teröristlerin eseri…
Aynı şekilde, batı yanlıları bir yandan kadın hakları, etnik özgürlükler, sekülarizm gibi ilgi çekecek ve İran karşıtı (fırsat bu fırsat Çin, Rusya, Pakistan ve aklınıza gelecek karşı cephede hangi ülke varsa) duyguları pompalayacak yalan haberlerin yanı sıra bu yaratılmış görüntülerle İran’ın nasıl çöktüğünü, yok olduğunu aktarmak için binbir takla atıyor.
Karşı taraf ise ‘köktendinci argümanlarla din istismarı’ ile bezenmiş ‘yahudi düşmanlığı’ argümanlarını sonuna kadar kullanıyor. Bebek cesetlerini bile teşhir etmekten imtina etmeyecek bir ahlâsızlıkla!
ENFORMASYON KANALİZASYONU OLARAK SOSYAL MEDYA
Medyanın halini tasvir etmiştim, sosyal medya onun bin kat beteri bir enformasyon kanalizasyonu!.. Gazeteyle okur, televizyonla izleyici, internet haber siteleriyle takipçi konumunda olan her kişi, zaten algı operasyonu için bir nesneyken, bu kez kendini özgür sanan sosyal medya kullanıcıları tam anlamıyla genetikte RNA’nın tanımına benzer bir şey haline geliyor.
Gen bozukluklarının aktarımını sağlıyor. Bir taşla iki kuş işte bu şekilde vuruluyor. Diyelim ki, ezbere üç-beş demokrasi tarifi bilen, hep batılı kaynaklarla beynini kirletmiş yaklaşık 1990 ve sonrası doğumlu hemen hemen her birey bu trajikomik sahnede bir oyuncu olma şansına sahip. Bir tür ayaklı medya gibi ya da bir verici gibi düşünün!
FANATİK TARAFTARLARIN HALÜSİNASYONLAR EVRENİ
Zaten kendini bir taraftar olarak konumlandırmış, analiz yapacak bilgi akışına sahip olmayan, çok da kafa yorma ihtiyacı duymayan, çapraz okuma, izleme, bilgilenme nedir bilmeyen bir kişi, bu zehirli ortamı yeniden üretmek için deliler gibi çaba harcayabiliyor.
Bir paylaşımı alıyor, üzerine bir yorum yazıyor yeniden paylaşıyor. Böylece bir toz zerresi kadar bile değeri yokken, kendini değerli hissedebiliyor. Eğer batı taraflıysa, İsrail’in en büyük destekçisi, hani neredeyse siyonizmin kurucusu Theodor Herzl’in hastalıklı bir klonu haline geliyor.
Yok batıdan nefret ediyorsa, Naziler’in Yahudi soykırımının ne kadar doğru ve haklı karar olduğunu savunacak kadar insanlıktan çıkabiliyor. Bunu yapay zekâyla üretilmiş cayır cayır yanan Tel Aviv görüntüleriyle birlikte de paylaşabiliyor bir Gazze bombardımanı sonrası olduğu varsayılan onlarca parçalanmış çocuk bedeniyle de…
İkisinin de gerçek olup olmaması zerre kadar önem taşımıyor! Böylece savaşa dahil olduğunu, savaştığını ve kazanacağını hissediyor!..
HİSLİ, APTAL VE TEHLİKELİ…
Bu hissetme meselesi çağımızın en büyük sorunlarından biri sanırım. Bir tür beyin çürümesi, duygusallık, hatta duyarlılık gibi daha da ‘sıcak’ terimlerle tarif edilerek, insanın insanlıktan çıkmasını, ‘düşünen bir memeli hayvan’ olmaktan ‘hisseden bir kemirgen’e dönüşmesinin de yolunu açan bir pandemi!
Basit birkaç kemirecek slogan, mesela ‘Kahrolsun molla rejimi’ ya da ‘Yıkılsın bebek katili İsrail’, gerisi için beyin gerekmiyor! Zaten malzeme akıllı telefonlarda, biraz da ‘yorum’ katmak istiyorsa, iki haneli yuvarlak rakamla üç haneli yuvarlak rakamı çarpmaktan aciz ‘anchorman’ ile ‘stretejistler’ ezberlenmiş üç-beş ahmakça yorum yapıyor ekranda. Oradan da bir cümle aparttın mı, tamamdır! Dünyayı kurtaran kahraman oldunuz işte!..
Hangisi daha korkunç, nükleer silahlar mı, hipersonik füzeler mi, yoksa milyarlarca beynini kullanamayan ‘hisli’ güruh mu? Sallayın bir paylaşım, milyonlarca oldu mu işte o da kirli bir silah! Sanki vampirleşmiş insanlar insanlığı yok ediyor, sanki ‘World War Z’…






