Bir bardak çay içiyoruz 100 -150 lira.
Pahalı mı?
Elbette pahalı.
Ama çoğumuz artık bunun üzerinde eskisi kadar düşünmüyoruz. Düşünsek ne olacak? Simit yiyeceksek alacağız. Kahve içeceksek içeceğiz. Arkadaşımızla dışarı çıkacaksak bir yerde oturacağız. Eve bir şey lazımsa alacağız.
Ve tam da burada tuhaf bir şey oluyor:
Her şeyin fiyatını biliyoruz ama hiçbir şeyin gerçek değerini artık tam olarak hissedemiyoruz.
Eskiden bir şey pahalı olduğunda insanın zihninde aşağı yukarı bir karşılığı vardı. “Bu para buna verilmez” derdik. Bir yemeğin, bir ayakkabının, bir kahvenin, bir taksi yolculuğunun zihnimizde oluşmuş bir değeri bulunurdu.
Şimdi o ölçü kayboldu.
Bugün 100 lira olan bir bardak çay birkaç ay sonra 150 lira olduğunda biraz duraksıyoruz ama çok da şaşırmıyoruz. Çünkü fiyatların sürekli değişmesine alıştık. Bir süre sonra insan fiyatı değerlendirmeyi bırakıyor.
Sadece karar veriyor:
Alacak mıyım, almayacak mıyım?
Ekonomik sıkıntının insan psikolojisine yaptığı en büyük kötülüklerden biri belki de bu. İnsan artık yaptığı harcamadan eskisi kadar tatmin olamıyor.

Bir restorana gidiyorsunuz. Hesap geliyor. Ödüyorsunuz. Belki ödeyebilecek durumdasınız. Fakat masadan kalkarken içinizde küçük bir rahatsızlık kalıyor:
“Bu yemek gerçekten bu kadar eder miydi?”
Bir kahve içiyorsunuz.
“Bu kahveye gerçekten bu para verilir mi?”
Marketten birkaç parça ürün alıyorsunuz.
“Ben ne aldım da bu kadar tuttu?”
Mesele her zaman paranın olup olmaması da değil. İnsan bazen parası olduğu halde harcamaktan rahatsız oluyor. Çünkü satın aldığı şey ile ödediği para arasındaki ilişki artık adil gelmiyor.

Ekonomide buna yalnızca “pahalılık” diyerek geçmek eksik kalıyor. Çünkü yaşadığımız şey aynı zamanda bir değer duygusu kaybı.
Paranın ölçü olma özelliği zayıfladığında insanın zihnindeki karşılaştırma sistemi de bozuluyor.
Bir zamanlar “100 lira” dediğimizde zihnimizde aşağı yukarı bir şey canlanırdı. Bugün ise 100 lira hem çok para hem hiçbir şey.
Bir bardak çay için çok.
Bir akşam yemeği için hiçbir şey.
Bir market alışverişinde neredeyse görünmez.
İşte bu yüzden paranın miktarı ile insanın hissettiği değer birbirinden kopuyor.
Sonra başka bir şey başlıyor.
İnsanlar dışarıda yemek yemeyi sorguluyor.
Eskiden restorana gitmek küçük bir keyifti. Bugün birçok kişi daha masaya oturmadan hesabı düşünüyor. Menüyü açarken yemek seçmek yerine fiyat kıyaslıyor. Tatlı söylemek istiyor ama “gerek var mı?” diyor. Bir kadeh daha içmek istiyor ama vazgeçiyor.
Sonra eve dönerken aldığı keyiften çok ödediği hesabı hatırlıyor.
Oysa o akşamın bir de hesapta görünmeyen değeri var. Uzun zamandır görmediğimiz bir arkadaşla konuşmuşuz, gülmüşüz, belki içimizi dökmüşüz. Eve dönerken aklımızda bunlardan çok ödediğimiz para kalıyorsa, pahalılık o akşamdan da bir şey eksiltiyor.
Böyle olunca tüketmek de mutluluk vermiyor, tüketmemek de.
Alırsan “çok para verdim” diyorsun.
Almazsan “kendimi neden bundan mahrum bırakıyorum?” diyorsun.
İnsanı asıl yoran da bu ikisinin arasında kalmak.
Üstelik zamanla küçük zevkler bile vicdan muhasebesine dönüşüyor.
Bir bardak çay
Bir kahve.
Bir yemek.
Bir hafta sonu kahvaltısı.
Bir kitap.
Bir taksi.
Eskiden sıradan hayatın parçaları olan şeyler şimdi küçük ekonomik kararlara dönüşüyor.
Ve insan sürekli karar vermekten yoruluyor.
Belki bugün yaşadığımız mutsuzluğun bir kısmı da tam buradan kaynaklanıyor.
Sadece gelirimizin azalmasından değil, hayatla kurduğumuz ilişkinin sürekli para üzerinden hesaplanmasından.
Çünkü insan her an “değer mi, değmez mi?” diye düşünmeye başladığında hayatın keyfi kaçıyor.
Daha kötüsü, bir süre sonra “değer mi?” sorusunu bile sormuyoruz.
Fiyatlara teslim oluyoruz.
100 liralık çayı alıyoruz.
250 liralık kahveyi içiyoruz.
Binlerce liralık hesabı ödüyoruz.
Ama içimizden hala aynı cümle geçiyor:
“Bu normal değil.”
Belki bugünün ekonomik ruh halini en iyi anlatan şey budur.
Ve fiyat duygusu bozulduğunda insanın emeğinin, parasının ve tükettiği şeylerin değeri de belirsizleşiyor.
Pahalılık, alabildiklerimizden duyduğumuz keyfi de azaltıyor. Bir akşamın sohbeti, bir yemeğin lezzeti, bir buluşmanın sevinci ödediğimiz hesabın gölgesinde kalıyor.
Hayatın fiyatını hesaplamaktan, bize kattıklarını konuşmaya vaktimiz kalmıyor.






