Yeni doğmuş bir markanın sesi, ilk 100 gününde ya yankı bulur ya da kaybolur.
O yüzden bu ilk günler, sadece bir tanıtım değil, anlam ve güven günleridir.
Fikri olan herkes, bir gün marka sahibi olabilir.
Ama sesi olan her marka, duyulmaz.
Çünkü bir fikrin sesini duyurmak; özgün, strateji, disiplin, sabır ve tutarlılık ister.
Marka olmak bir unvan değil, bir duruştur.
Ve bu duruş, özellikle ilk 100 günde kendini apaçık belli eder.
İlk günler, bir markanın karakterini belirler.
İşte bu soruların yanıtı, ilk 100 günde ya sahici bir iletişim haritasına dönüşür…
Ya da “herkes gibi” konuşan kocaman bir gürültüye.
O yüzden yeni kurulan her markanın ilk 100 günü, bir iletişim ajandası ile başlamalıdır. Bu ajanda bir paylaşım takvimi olmanın dışında, öz değerlerin, dilin, duruşun ve karakterin planıdır.
İlk yapılması gereken şey, dışarıya konuşmadan önce, içerideki sesi duymaktır.
“Biz neden varız?” sorusu, iletişim dilinin özünü belirler.
Hazır yanıtlarla dışında, içten cümlelerle ifade edilmelidir.
Samimi mi olacaksınız? İlham verici mi? Bilgilendirici mi? Farkındalık yaratan mı?
Seçtiğiniz dil, tüm platformlarda aynı tonda yankılanmalı.
Çünkü markanın dili, görünmeyen en önemli kimliğidir.
Dijital mecralar günümüzde en önemli kaynaklar arasında yer almaktadır.
Aynı şeyi her yerde söyleyen değil, her yerde anlamlı kalan bir ses olun.
Markanızı anlatmaya başlarken, önce çevrenizi dinleyin.
İnsanlar neye ihtiyaç duyuyor? Ne arıyor?
Ve sonra hikâyenizi onlara cevap olacak şekilde kurgulayın.
“Ben buradayım” değil, “Seni duyuyorum” diye başlayan bir sesleniş olmalı.
İlk 100 gün, sadece bir içerik takvimi ile şekillenmemeli,
Bu süre aynı zamanda şu alanlarda da iletişim kurulmalı:
İşte bu dokunuşlar, takipçiden öte bağ kuran bir topluluk yaratır.
Ve bir markanın ilk 100 gününde kurduğu bağlar, yıllarca sürebilir.
İletişim sadece “duyurmak” değildir.
İletişim, güçlü bir duyguyu bir fikre dönüştürmektir.
İlk 100 günün sonunda birileri size şöyle diyorsa:
“Bu markayı ilk günden beri hissediyordum…”
O zaman yolculuğunuz doğru bir yerden başlamıştır.
Bu yolculukta neyi nasıl yaptığının önemi tartışılmaz, Doğru hedef, planlama ve strateji ile hikayeni yaratmaya odaklan.
Sevgili okurum; Bir markanın ilk günleri, aslında bir insanın içindeki inancı görünür kılma çabasıdır. Eğer sen de bir marka yaratma ve fikre odaklanma eşiğindeyse, önce kendi sesini dinle. Kimi zaman kalabalığa karışmamak, sadece durmak, sessiz kalmak, gözlemlemek, düşünmek, çok daha yüksek sesle gerçekleşen önemli ve ne istediğini bilen bir duruştur.
Umutla, güçle ve içtenlikle başlayan her şey, yankısını bulur.
Yeter ki ilk 100 gün, yolculuğunun, senin ve markanın anlam haritası olarak gör. Niceleri sizlerle olsun.
Moda’nın kendine has dokusu, son yıllarda İstanbul gastronomi sahnesinin en nitelikli duraklarından birine ev sahipliği…
Dünya, fosil yakıtlardan arındırılmış bir geleceğe doğru hızla ilerlerken, bu dönüşümün kalbinde sessiz ama devasa…
90’ların süper model saç ve makyajının kalıcı bir çekiciliği var. On yıllar sonra bile bu…
Tersane İstanbul’un Haliç’e bakan o sakin ama vakur atmosferinde, geçtiğimiz günlerde insanlık tarihinin en eski…
“Toplumlar için İklim Dayanıklılığı Projesi” ile İzmir’de somut ve ölçülebilir etki yaratmaya devam ediliyor. Zurich…
Su içsem yarıyor” sözü aslında sanıldığı kadar abartı olmayabilir. Lipödem konusunda Türkiye’nin önde gelen isimlerinden…