Çocuklara küçük yaşta hayvan sevgisini öğretmek, toplumsal şiddeti önlemenin ilk adımıdır.
Geçtiğimiz günlerde arkadaş ziyareti için gittiğim bir semtte karşılaştığım durum, beni derinden etkiledi. 7-8 yaşlarında bir çocuk, annesinin hemen yanı başında, yerdeki kediye tekme atmaya çalışıyordu. Zavallı kedi, oyun zannederek çocuğun etrafında dönüyor, onunla oynamak istiyordu.
Durup onları izlemeye karar verdim. Çocuk kediyi korkutan hareketlerini hız kesmeden sürdürüyordu. Yanlarına gidip kediyi çocuktan uzaklaştırmak için eğildim; canım kedi kendini savunmak için bana da bir pati attı. Hayvan ne yapsın, kendini koruyor.
Sonra çocuğu kenara çekip uzun uzun anlattım: Bunun oyun olmadığını, can acıttığını, merhametin ne kadar kıymetli olduğunu… Yanında duran annesine de uyarıda bulundum.
Kadın yorgun, bezgin ve hayattan umudunu kesmiş bir ifadeyle “Benim çocuğum hayvanları sever” dedi… Ama bence hiç sevmediği ortadaydı. Müdahale etmeseydim, belki kediye zarar verecekti; ya da kedi onu tırmalayacaktı. Suçlu yine kedi olacaktı.
O anda düşündüm: Çocuk, sevgiyi görmediği bir evde büyüyorsa, dışarıya da sevgisiz davranıyor. Hayvana şefkat göstermeyen bir çocuk,

insana nasıl şefkat gösterebilir?
Bugün toplum olarak yaşadığımız en yakıcı sorunlardan biri şiddet: Kadına şiddet, sokakta şiddet, trafikte şiddet… Neredeyse her gün şiddet ve cinayet haberiyle uyanıyoruz. Oysa bu şiddetin temelleri sandığımızdan çok daha erken atılıyor.
Bir çocuğun kediye attığı tekme, ileride büyüdüğünde bir insana yöneliyor. Bunu uzmanlar da sıkça dile getiriyor. Kadınlara yönelik taciz ve cinayetlerin faillerinin geçmişine baktığımızda, bu temelin çocuklukta atıldığını görebiliyoruz.
Bunlardan bazılarını üzülerek hatırlatmak zorundayım.
Hatırlayın, Ordu’da üniversite öğrencisi Ceren Özdemir’i öldüren Özgür Arduç, savcılık ifadesinde “İstanbul’dayken sevdiğim kedilerin başını taşla eziyordum” demişti.
Dünya çapında bilinen örneklerden biri de Edmund Kemper’dir. Kemper, çocukluğunda kendi kedisini öldürüp kafasını bir kutuya saklamış, yetişkinlik döneminde ise annesi ve sekiz kadını öldürmüştü.
Türkiye’den bir başka örnek de Atalay Filiz’dir. Çocukluk döneminde hayvanlara zarar verdiğine dair tanıklar bulunmuş, ilerleyen yıllarda üç kişiyi öldüren bir seri katil olarak gündeme gelmişti.
Eğer temelde dürüstlük, vicdan, merhamet ve ahlak eksikse, toplum da bu değerlerden yoksun bir hale gelir. Maalesef bugün, toplum olarak ahlak açısından derin bir bataklığın içindeyiz.
Peki, bu ahlaksızlık ve vicdansızlık bataklığından nasıl çıkılır?
Çocuklara merhameti öğretmekle…
Çocuklara merhameti öğretmek, sadece bireysel bir sorumluluk değil; toplumsal bir görevdir. Aileye, okula, mahalleye, hepimize düşen bir sorumluluk bu. Merhamet parçalanmaz bir bütündür. Hayvana gösterilen şefkat, insana da yansır; kadını da korur, doğayı da… Kimseye zarar vermez.

Peki ne yapılmalı? Bu eğitim yalnızca aileye bırakılmamalı. Okullarda “hayvan sevgisi dersi” olmalı. Çocuklar, sadece matematik veya fen bilgisi değil; merhameti, empatiyi ve yaşamın kıymetini de öğrenmeli.
Küçük yaşta hayvanların da can taşıdığını, acıyı hissettiğini öğretirsek, yarının daha huzurlu bir toplumunu inşa edebiliriz.
Ama merhameti öğretemezsek, sevgisizliği miras bırakırız. Çocuk hayata öfkeyle bakmayı öğrenir. Ve işte o zaman şiddet haberlerinin sonu gelmez.
Bu yüzden hayvanları korumak, sadece onların değil, bizim de geleceğimiz için şarttır. Çocuklara hayvan sevgisini öğretmek, aslında insanlığı öğretmektir. Her hayvana uzanan sevgi dolu el, topluma uzanan bir barış eli demektir.
Unutmayalım: Çocukların kalbine ekilen merhamet, toplumun temelini oluşturur.
Hayvanların hakları da bizim haklarımız kadar değerli diyerek temeli atmaya başlayalım…






