Su yoksa hayat da yok ve bu gezegende su sandığımız kadar bol değil, en azından dünyanın önemli bir bölümü için bu geçerli. Dünya nüfusunun en azından bu yüzyılın büyük bir bölümünde artacağını biliyoruz.
Yani insanlığın çok daha fazla suya ihtiyacı olacak. Öte yandan özellikle 2020’den bu yana iklim krizinin sonuçlarıyla yüzleşmeye başladık ve hava anomalilerinin çok daha sert biçimde yaşanacağı tahmin ediliyor. Konu su oldu mu, iklim krizinin faturalarından biri olan kuraklık en büyük sorun.
Bu iki etkeni hesaba katmasak bile, su yoksunluğu en önemli küresel sorunlardan biriydi, artık bir sorundan değil, can alıcı bir krizden söz etmek zorundayız!
AKDENİZ HAVZASI SU KRİZİYLE İLK YÜZLEŞECEK BÖLGELERDEN
2030 yılı dünya nüfusu 8.3 milyar kişi olacağı öngörülüyor. Artan nüfusun yaklaşık yüzde 60’ının kentlerde yaşayacak. Bu durum mevcut tatlı su kaynaklarının miktarını, kalitesini ve sağlıklı temin edilmesini zorlaştıracak bir mesele… Gıda, su ve enerji ihtiyaçlarının nüfus ve tüketimin artışlarının etkisiyle 2030 yılına kadar yüzde 50 artması bekleniyor.
İklim değişikliği sonucu oluşacak olumsuz durumlar bu kaynakların mevcut potansiyellerini daha da azaltacak. İklim değişikliği tahminlerinde genel olarak, hava değişimlerinin keskin olacağı, yağışların ve kuraklıkların artacağı bekleniyor. Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Güney Avrupa, yani Türkiye’nin de içinde yer aldığı Akdeniz Havzası, iklim krizinden en çok etkilenecek bölge.
VAR OLAN SU POTANSİYELİ TALEBİN YÜZDE 40’INDAN AZ
Dünyada sadece ortalama gelişmeler baz alınarak 2030 yılı için yapılan öngörülere göre, günümüzde 4,500 kilometreküp olan su ihtiyacının 6,900 kilometreküpe yükselmesi bekleniyor.
Tahmin edilen miktar mevcut kullanılabilir su potansiyelinden yüzde 40 fazla! Su kaynaklarını etkileyen diğer faktörler de dikkate alındığında, 2030 yılına kadar gerekli önlemler alınmazsa içme ve kullanma suyu kaynakları yetersiz kalacak. Hatta bu yıl yaşamakta olduğumuz hava olayları dikkate alınırsa belki de 2030 yılından öncesinde bu sorunla yüzleşmeye başlayacağız.

İKLİM KRİZİYLE BİRLİKTE HAVA ANOMALİLERİ ARTIYOR
Gezegendeki mevcut kullanılabilir tatlı su kaynakları; kuraklık, iklim değişikliği, sanayileşme, artan nüfus yoğunluğu, plansız şehirleşme gibi nedenlerle gün geçtikçe azalıyor.
Su kaynaklarındaki yetersizlikler, sürekli artan su ihtiyacı, içme ve kullanma suyu temini için alternatif su üretme yöntemlerinin uygulanmasını zorunlu kılıyor. Dünyanın dörtte üçü su olmasına rağmen, içme ve kullanıma uygun tatlı su kaynakları oldukça kısıtlı.
Toplam tatlı su kapasitesi yaklaşık 35 milyon kilometreküp, yani toplam su kapasitesinin yüzde 2.5’i… Bunun sadece 105,000 kilometreküpü (yüzde 0.3’ü) doğal çevre ve insan kullanım ihtiyaçlarına elverişli tatlı su kaynakları…
Diğer tatlı su kaynakları ise kutuplarda ve yeraltında bulunuyor, bu kaynaklara erişim henüz çok kısıtlı. Bu arada yeraltı su kaynaklarının bir bölümünün tükendiği ya da daha derinlere çekildiği gözlemleniyor. Buzullar küresel ısınma nedeniyle eriyip denizlere karışıyor. Irmakları besleyen dağ buzulları da eriyerek yok oluyor.
DENİZ SUYUNU ARITMAK İÇİN ÇOK FAZLA ENERJİYE İHTİYAÇ VAR
İçme, ev kullanımı, tarımsal sulama ive ayrıca ticari ve endüstriyel işlemler için yeterli miktarda suya erişim sağlık ve refah için olmazsa olmaz. Dünya nüfusunun büyümesiyle sınırlı miktarda tatlı su yetersiz kalıyor. Okyanuslarda ve denizlerdeki su, tuzluluk seviyesinden dolayı içilebilir değil.
Evet su olmasına su, ancak tuzdan arındırılabilirse kullanma ve içme suyu olarak faydalanmak mümkün. Ancak mümkün olmasına mümkün de bu işlem çok fazla enerji gerektiriyor.
Tuzdan arındırma maliyeti enerji maliyetine bağlı kalmaya devam ettiği sürece, bu teknolojiler kendilerine en çok ihtiyaç duyan enerji açlığı olan gelişmekte olan dünyanın çoğuna yardımcı olamayacak.
Kaldı ki bu enerjinin sürdürülebilir kaynaklardan, yani rüzgâr ve güneşten elde edilmesi gerek ki, su arıtma süreçleri de hem temiz hem de sürdürülebilir olabilsin. Bu da ciddi bir finansmanı zorunlu kılıyor.
‘Tuzdan arındırma’ (desalinasyon) süreçlerinde tek mesele enerji maliyetleri değil, geride bıraktığı toksik çamur sorunu da var. Bu atıkların nasıl geridönüştürüleceği veya depolanacağı da ayrı bir mesele…

SU YOKSULLUĞUNDAN SU YOKSUNLUĞUNA…
Kuraklık ve susuzluk tehdidinin en yüksek olduğu bölgelerden biri Akdeniz Havzası… Türkiye de bu havzada… Türkiye, toplam yüzölçümü 783,562 kilometrekare ve üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke…
Türkiye, su kaynakları açısından zengin bir ülke değil. Türkiye yapılan çalışmalara göre tatlı su kaynakları sınırlı ve gelecek için yapılan tahminlere göre su kıtlığı tehlikesiyle karşılaşmasına kesin gözüyle bakılıyor. Türkiye’de yıllık ortalama yağış miktarı 643 mm, bu miktar dünya ortalamasının (800 mm) altında.
Üstelik toplam tüketilen su miktarı her yıl artıyor ve önümüzdeki yıllarda artışın devam edeceği öngörülüyor. Türkiye’nin 25 havzasında birçok nedenlerden dolayı su kıtlığı sınırına yaklaşılmış bulunuyor.
Türkiye’nin mevcut su durumu ve tahminlere göre, su temininde ciddi sorunlar oluştuğu ve alternatif su temin yöntemlerini uygulama çalışmalarına başlandı. Türkiye’de yıllık ortalama yağış miktarı 643 mm. Bu yağış miktarı, yılda ortalama 501 milyar metreküp suya karşılık geliyor.
Yağışlarla gelen suyun 158 milyar metreküpü yüzey suyu olarak akarsulara ve göllere akıyor. Ekonomik ve teknik şartlar dikkate alındığında ise kullanılabilir su miktarı yıllık 112 milyar metreküp.
BİR DENİZİN SUYU DİĞERİNE BENZEMEZ
Acil bir çözüm olarak deniz suyundan tatlı su elde edilmesi artık gündemde… Tuzdan arındırma yüksek maliyetlere ihtiyaç duyduğu için, kullanılacak tekniğin fizibilite etüdünün ayrıntılı olarak yapılması gerekli. Denizden denize tuz içeriği büyük ölçüde farklılıklar gösteriyor.
Denizlere olan tatlı su akışına bağlı olarak tuz içeriği yüksek ya da az olabiliyor. Söz gelimi Karadeniz, Marmara, Ege ve Akdeniz’e göre daha az tuzlu bir deniz. Bu, düşük tuzluluk oranlarında, Karadeniz’e dökülen Tuna, Bug, Dinyester, Dinyeper, Don, Kızılırmak gibi büyük akarsuların önemli payı var.
İstanbul ve Çanakkale boğazları aracılığıyla Karadeniz ile Ege Denizi arasında su alışverişi sağlayan Marmara Denizi’nin yüzey suları Ege ve Akdeniz’e göre daha az Karadeniz’e göre ise daha tuzlu. 15 metre-20 metre derinlikte yüzey katmanında yüzde 2.2 olan tuzluluk oranı, 30 metrede yüzde 3.7’ye, 150 metrede ise yüzde 3.85’e ulaşıyor.
Ege Denizi’nin Karadeniz ve Marmara’dan daha tuzlu olmasının nedeni, Karadeniz ve Marmara’dan gelen yüzey sularının Ege Denizi’nde saatte 2 kilometreyi aşan bir üst akıntı oluşturması. Bu üst akıntı Yunanistan kıyılarını izleyerek güneyde Akdeniz’e ulaşıyor. Yani Türkiye’de en fazla su sorunuyla karşı karşıya olan sahil bölgelerindeki denizlerin suyu daha tuzlu!
TEKNOLOJİK GELİŞMELER VERİMLİLİĞİ ARTIRIYOR
Şu bir gerçek ki birkaç yıl içinde Ege ve Akdeniz’in turistik bölgelerinde içme, kullanım suyu, tarım arazilerinde ise sulama için gerekli su bulmak çok güçleşecek. Yani şimdiden denizden kullanma ve içme suyu sağlamak için yatırımlara başlamak şart. Tuzdan suyu ayırmak için damıtma, membran ve kimyasal prosesler olmak üzere üç temel proses bulunuyor.
Suyun (gaz ya da katı) hal değişimi özelliğini kullanarak değişen fazını ayırmak için termal araç kullanılan prosesler… Amaç, fiziksel olarak tuz çözeltisinden suyu buharlaştırarak ayırmak ve daha sonra tekrar sıvı forma dönüştürerek toplamak. Bu sistemler için termal enerji ya da güneş enerjisi kullanılıyor.
80’li yıllarda önce ‘damıtma tuzsuzlaştırması’ deniz suyu arıtımı için en popüler yöntem olmuş. Ticari olarak kullanılan ilk deniz suyu arıtma prosesleri olmasının yanında dünyada deniz suyu arıtım proseslerinin yüzde 65’lik kısmını halen bu prosesler kullanılarak yapılıyor.
Termal kısmına ek olarak damıtma prosesleri sık sık daha düşük sıcaklıklarda da buharlaştırmayı artırmak için vakum uygulamasıyla birleştirilmiş. Şimdilerde çok daha gelişkin teknolojiler kullanılıyor, ancak hala yüksek yatırımlara gereksinim duyuluyor.
YÜZ MİLYONLARCA İNSANA SU SAĞLIYOR
Bu işlemler deniz suyunu tuzdan arındırarak içilebilir hale getiriyor ve bunun için de ya çok kademeli şok denen kaynatma tekniği ya da ters osmoz adlı filtreleme yöntemini kullanıyor. Çok kademeli şok damıtma, güneş enerjili damıtıcılarla aynı ilkeyle çalışıyor.
Su kaynayınca saf su buharı yükseliyor ve tuz kristalleri geride kalıyor. Bu su buharını toplamak, yoğunlaştırmak ve içmek mümkün. Ters osmoz ise suyu yalnızca su moleküllerinin geçmesine izin veren bir filtreye yüksek basınçla püskürterek tuzdan arındırıyor.
Su, filtreyi geçiyor ve membranın bir tarafında tuzlu, diğer tarafında içilebilir su kalıyor. Uluslararası Desalinasyon Birliği’ne (International Desalination Association) göre dünyada şu an 18 binden fazla desalinasyon tesisi var ve bunlar her gün 150’den fazla ülkede 300 milyon insana 860 milyar litreden fazla su sağlıyor.
ÖZEL SEKTÖRE BIRAKILAMAYACAK CİDDİ BİR İŞ OLDUĞU UNUTULMAMALI
Çözüm deniz suyundan kullanılabilir ve içilebilir su üretmek, bu belli… Ancak bu çözüm yolunu kullanırken, nasıl, neden ve niçin sorularına doğru yanıtları da bulmak şart. Desalinasyon tesislerini özel girişime teslim etmek insanların hayatını kâr hırsına teslim etmekle eşanlamlı.
Bu sebeple ya bu tesisler kamu girişimi olmalı ya da özel sektör çok sıkı şekil şartlarıyla denetlenmeli. Ayrıca yüksek enerji gereksinimi duyan bu tesislerin kendi enerjisini kendi üretmesi bir koşul olmak zorunda. Sürdürülebilir enerji kaynaklarının kullanımı zorunlu tutulmalı…
Meselenin sadece turistik kkıyı bölgeleri olmadığı asla unutulmamalı! Zira rantabıl bir su dağıtımıyla iç bölgelere su verilmez ve tarımsal arazilerde sulama yapılamazsa bu kez kapımızı gıda krizi çalacak. Ve bu iş yerel yönetimlerin tek başına altından kalkabilecekleri bir iş değil.
Merkezî hükûmet, yerel yönetim ve halkın bir arada bu sorunu çözebilmek için katılımcı modeller geliştirmesi gerekiyor. Türkiye’nin şu halini düşününce çok zor değil mi? Ne yazık ki öyle!
Süleyman Karan






