Gazeteciyim ve gerçeklere karşı tutkuluyum

“Gerçek hayattan uyarlanmıştır” yazısı ona göre edebiyatın en büyük samimiyetsizliği. Biyografi yazmak bir iddia, hatta cesaret işi. Çünkü gerçekler, kimi zaman insanlara acı veriyor, hatta beraberinde davaları getiriyor. Yıllarını biyografi yazmaya adamış bu usta kalem, gazeteci-yazar Esra Tüzün ile kurgunun neden asla gerçeğin önüne geçemeyeceğini ve biyografi yazmanın nasıl bir sorumluluk olduğunu konuştuk.

Hayalet Orkide son çıkan kitabın ve önceki; Manşet Yalısının Kızı, Mustafa Öz’ün kitaplarında olduğu gibi yine bir biyografi anlatısı. Seni biyografi yazmaya iten nedenleri merak ediyorum.

Ben bir gazeteci olduğum için gerçeklere karşı tutkum var. Bütün acımasızlığına karşın doğruları her zaman süslü kurgulara tercih ederim. Yirmibeş yıla yakın bir süre insan gerçeklerin peşinde koştuktan sonra yaşanmışlıkların değerini daha çok anlıyor.

Biyografileri aslında tarihin önemli bir tanıklığı olarak görüyorum. Mağaralara çizilen resimlerden arkeolojik kazılardan nasıl tarihi çözmeye çalışıyorsak her biyografi de bize o izi veriyor. İyi yazılmış ya da kötü kayda alınmış hiç fark etmez her biyografinin özel bir değeri olduğuna inanıyorum.

Biyografi okumayı da yazmayı da çok seviyorum. Ancak “gerçek hayattan uyarlanmıştır” diye başlayan hiçbir esere saygı duyamıyorum. Ya biyografi diye tüm cesaretinizle ortaya çıkarsınız ki bu aslında bir iddiadır ya da daha çekici olsun diye içine bir dizi olay ekleyerek oynarsınız ama bu arada insanların daha fazla ilgisini çekmek için de “gerçek hayattan uyarlanmıştır” diye yazıverirsiniz.

Neden? Ben tek bir tarihi bulabilmek için deli gibi araştırma yaparken onların bu kolaycılığa kaçması gerçekten çok canımı sıkıyor. Manşet Yalısı’nın Kızı kitabımda tek bir satır yüzünden pek çok daha ile karşı karşıya kaldım. Biyografi yazmak sıkıntılı bir süreç, insanlar üzerini örtmeye çalıştıkları bir durumu kitapta okuyunca ciddi rahatsızlık duyuyorlar. Çünkü o hatalar kitapta yer alınca tarihe not düşülüyor.

Ayşe Kulin’in bir söyleşisine katılmıştım, o kadar davayla karşılaşmış ki onun gibi bir kalem bile artık biyografi yazmamaya yemin etmiş. Benim de kendi içimde zaman zaman bu isyanlarım oluyor ama sonra iyi yazılmış bir biyografi ile hemen o tutkuma geri dönüyorum.

Hiçbir kurgunun da gerçek hayatın üzerine çıkamayacağını iddia ediyorum.

Ne yazık ki insanların biyografiyi edebi bir eser gibi görmeme alışkanlıkları var.  Zannediliyor ki bir anlatıcı var ve kasetten çıkan aktarılıyor.  Hangi zeka sizce bu yeteneğe sahip olabilir. Bir tanıklık varsa o  izi  verir ve o izi doğru sürüp olayların örgüsünü yaratmak tamamen yazarının elindedir. Ayrıca pek çok edebi eser kenarda köşede kalmış itiraflarla aslında biyografidir.

Mesela ben Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi”nin bir biyografi olduğunu ancak müzeyi gezerken anladım. Basmacı Ailesi’nin biyografisi Orhan Pamuk gibi usta bir kalemle bir roman olmuş ancak belli ki  onun da biyografi konusunda çekinceleri  varmış ki “annemin amcasının oğlunun hikayesi” yazmamış. Yazsa belki de bu kadar ses getirmeyecekti ya da ailenin mahremiyeti kalmayacaktı. Ancak o romandaki son satır bence biyografilerin ana fikrini değerini gösterir; bir  daha böyle bir aşk yaşanmayacaktır.

Biyografi yazarken kurgu yapmak zor oluyor mu ve gerek duyuluyor mu?

Biyografi yazarken kurgu yapmak bence büyük bir hata olur, temamen gerçek olayları ve kişilerin özelliklerini içerdiği zaman o iyi bir eser olur. Biyografide çeşitli yazım teknikleri kullanılabilir ama kitabın akışına zarar verme uğruna gerçeklerden bir satır bile uzaklaşmamak gerekir.

Ancak şunu da itiraf etmeliyim ki biraz subjektif bir bakış açısı oluyor yani anlatıcının gözünden olayları değerlendirildiğini unutmamak gerekir.

Tabi yazan kişinin akışı toplarken becerisi bu  subjektif bakış  açısını itiraflara kadar çekebiliyor ki o yüzden çoğu kitabımdan sonra kitabı yazılan insanlar aslında kitabı tamamen sahiplenmeye çalışıyor onlar bile yalnızca kendi anlatımları olduğu hatasına düşüyorlar. İyi bir yazarın biraz da o dönemi canlandırır gibi o ruhu yakalaması gerekiyor.

Mesela ben herkesin biyografisini yazamam. Mustafa Öz’ün biyografisini yazabildim çünkü aileyi çok iyi tanıyordum ve sağlık konusunda bilgim vardı yani o dile hakimdim. Ancak yine de uzun bir dönem çalışmam oldu. Manşet Yalısı’nın Kızı’nda yine bildiğim dönemler ve örgüler vardı.

Burjuva ile yapısının dilini yazabiliyorum. Ama bir sporcunun biyografisini yazamam hiçbir terime aşina değilim yabancı bir dil öğrenir gibi yıllarca çalışmam gerekir heralde. Güneydoğulu bir ailenin biyografisini de yazamam, ne dönemi ne de yörenin ruhunu bilemem, bunların hepsi bir birikimdir.

Aynı  zamanda iş adamlarının biyografilerini de yazmam çünkü para kazanma duygunu hayat yolu olarak kabullenemem. Steve Jobs’un yaşam öyküsü ne kadar renklidir değil  mi, merakla kitapları aldım okumaya çalıştım o kadar kötüydü ki tamamlayamadım. Yazabilmem için önce benim ilgi duymam ve bilmem gerekiyor galiba.

Yazdığın kitaplar genellikle, kitaba konu kişilerin hayatının öyküsü gibi dursa da aslında tüm ailenin kendini bir kez daha başka bir kişinin vitrininden izlemesi gibi oluyor. Bu durum yazma serüvenini nasıl etkiliyor?

Ben özelden genele gitmesini seviyorum. İnsanların özel hayatlarının her zaman genel tarihsel döngülerden nasıl etkilendiğini görmek hoşuma gidiyor. Kitaplarımın hepsi yakın dönem cumhuriyet tarihinin tanıklıkları asında. Mustafa Öz, Anadolu’nun bir köyünde kerpiç bir evde doğan çocukların nasıl dünya tıp tarihine yön verebildiğini anlatıyor.

Aslıda o kitaba artık bir bölüm daha eklenmesi gerekiyor. Çünkü kitap bittikten sonra Mehmet Öz Amerikan Sağlık Bakanı odu, Mustafa hoca Amerikan başkanı olmasını bekliyordu neyse, aile birbirine girdi yalılarının önünde bıçakla kavga ettiler. Bence ilginç bir bölüm olur. Ama  Mustafa hoca bir köylü çocuğunun çalışırsa pek çok şeyi başarabileceğinin kanıtıdır.

Manşet Yalısı’nın kızı Babı Ali’den Medyaya bir ailenin geçişini anlatıyor ki  günümüzde medyaya uygulanan ağır  sansürün bence bu ailelerin suikastlerle etkisizleştirilmesinden geldiğini açıkça kanıtlıyor.

Son yazdığım ‘Hayalet Orkide’ ise benim “tamam oldu” dediğim bir kitabımdır, Genç Cumhuriyet’in sinema ile batıya açılan yüzünü gösteriyor. Bir ailenin hayallerinin toplumu nasıl şekillendirdiğini görüyoruz.

Kitaplarım bir övgü metni olmadığı için aileleri çok da mutlu ettiğimi söyleyemem. Kitaplar yayınlandığında bana karşı içlerinde bir kırgınlık oluyor ama anlatılanlar için “yalan” diyen olmuyor.

Hayalet Orkide başından sonuna inanılmaz bir anlatımla ilerliyor. Bir aile öyküsünde Cumhuriyet yıllarını izliyoruz. Tam bir dizi film tadında. Nasıl tepkiler alıyorsun.

Kitabın çok akıcı olduğu konusu sanırım ortak fikir, aslıda 150 yıllık yoğun bir dönemi anlattığım için bu övgü ilginç. Senin bu sorun ile benim için büyük bir övgüdür teşekkür ederim. Ama dizi film tadı mı bilemiyorum, Aşk-ı Memnu’nun üzerine çıkamayan dizi sektörünün gerçekliği senaryolaştırması mümkün görülmüyor.

Şakir Paşa Ailesi’nde geçen sezon çıkan sorunları izledik. Küçük bir not; Şirin Devrim’in romanına sadık kalınsaydı o dizinin tadı eminim bambaşka olurdu.

Benim de ilk kitabım “Yüz Yaşı Devirme’nin Sırları” belgesel oldu ve gerçekten çok iyi bir senarist kaleme aldığı halde o ruhu veremedi. Belgesel’in ilk bölümünden sonrasına izleyemedim o kadar korkunç geldi ki içim acıdı. Yazı da yaratılan ruhu başkalarının da aynı hazda duyup aktarması galiba zor. Belki de o yüzden Gabriel Marquez ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ adlı kitabının filme çekilmesine ölene kadar izin vermemiş.

 Önce Emeçler şimdi İpekçiler… Bundan sonrası için bize açıklayabileceğin bir sürpriz var mı?

Bu kitabı tamamlamak tam altı yılımı aldı benim gibi günlük gazeteden gelmiş biri için çok büyük bir tezattı. Ben çok hızlı yazı yazan biriyim ama veri toplamada çok zorlandım, ardından bir yıl kitabın demlenmesini ekledim hiç elime almadım.

O dönemin dilini tutturmak için de çalıştım, o yüzden şu anda kendimi gerçekten yorgun hissediyorum bir de çok tuhaf aslıda biyografiler hiç bitmiyor, bir yıl daha yazsaydım diye bir tutku var.  Yeni projem yok ama aklımda belki de benim tarafımdan belki  de hiçbir zaman yazılamayacak kitaplar var.

Bir de bu kitap  çok kitap doğurdu,  o döneme dair kitapları biriktirdim, alıntı olmasın diye hiç birini önceden  okumadım şimdi okumam gereken çok kitap var.  Mine Söğüt’ün Adalet Cimcoz, Arda Uskan’ın Elveda bebeğim, İsmail Cem ‘Benim Vedam Böyle Olmalı hepsi okunmak için bekliyor.

Biyografi yazarken tek tek veri topluyorum ancak alıntı esinlenme olmaması için de büyük bir gayret gösterdim. Kitap bittikten sonra özel bir programdan geçirerek tekrar tekrar kontrolünü sağladım. İntihal yani aşırma olmaması için bu kitapla alakalı bir dizi kitabı yeni okumaya başladım. Kitabımı anlatmama izin verdiğin için kadim dostum olarak sana çok teşekkür ederim.

Füsun Saka

 

Paylaş

Son Yazılanlar

Ne kadar sefalet o kadar dolar milyarderi

Kapitalizmin kuralı budur, birilerinin çok ama çok zengin olması için on binlerin aç kalması, gerekirse savaşlarda ölmesi gerekir. Sosyal adalet arayışları, yardımsever sivil toplum örgütlerinin

Herhangi Bir Yağmur Betiği

Çakılların üzerine yağmur damlaları düştükçe, bu ufalanmış, sere serpe, ne yana düşse öylece kalmış taşların her yüzeyinden, duruşundan farklı bir tını yükseliyor; yağmurun dinmeyen, alçalıp

Zamanı Mayalayan Altın Kaşıklar

Mutfak Dostları Derneği’nin 35. yılını kutladığı ve 7. Altın Kaşık Gastronomi Ödülleri’nin sahiplerini bulduğu o özel geceyi, Four Seasons Hotel Sultanahmet’in tarihi atmosferinde solumak benim

Mahallenin Sürprizi: Mr. North Meze Evi

Maraş’lı  kadınların el yapımı lezzetleri kapımıza yakın geldi  Evimiz kadar yaşadığımız mahalle de hayatımızda önemli bir yer tutar. Aynı mahalleyi paylaşmak çoğu zaman, insanlar arasında

Emekli en düşük aylıkta eşitleniyor

Emekli ve memur zamlarının belli olmasının ardından, ülkenin en önemli gündemlerinden biri haline gelen, en düşük emekli aylığı da belirlenme yolunda. Ancak, hükümet tarafından atılan

Asmaların Altında Zamanı Durdurmak

Kadıköy’ün kalbinde, Kuşdili Caddesi’nin o hiç bitmeyen telaşının ortasında, yıllardır sığındığım bir liman var: Asmalı Bahçe. Burası benim için yeni bir keşif değil; aksine, her

Aydınlığa çıkamayan bir toplumun hesabı

Dil; insanın vazgeçilmez iletişim aygıtıdır. Konuşmak; zekanın göstergesidir. Anlaşmak ise insan olmanın en temel gereğidir. Ama biz, ne yazık ki toplum olarak konuşamıyoruz. Konuştuklarımız çoğu