Çünkü ben aşığım biliyor musunuz?

Miyavlarım ben bizimkinin gözlerinin içine bakarak. Ona göre o bakışlar, bir kedinin değil de bir filozofun derin ve anlamlı bakışları. Uzun’a göre de “yemek ver kadın” bakışı. Bizimki usul usul yemeği koyar önüme. İşte o...
Devamını oku

AB’den kadın yöneticiler lehine karar

Avrupa Parlamentosu (AP), Avrupa Birliği (AB) üye ülkelerinde şirket yöneticilerinin en az yüzde 33'ünün kadınlardan oluşmasını öngören yasa teklifini kabul etti. Şirket yöneticilerinin yüzde 33'ü kadın olacak Buna göre, şirketler, yönetici kadrolarının en az yüzde...
Devamını oku

Sanatseverlerin buluşma noktası CRR

Cemal Reşit Rey Konser Salonu Genel Sanat Yönetmeni Murat Cem Orhan, CRR’yi sadece bir konser salonu değil, sanatın farklı disiplinlerinin yer aldığı sanat eğitiminin de verildiği bir kültür sanat merkezine dönüştürme hedefinden 2023 itibarıyla yer...
Devamını oku

Sağlık turizmi iştah kabartıyor

  Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. A. Murat Emanetoğlu, muayenehane sahibi doktorların özel hastanelere bağlı çalışmasını zorunlu kılan yönetmeliğin doktorların çalışma hakkına ve hastaların doktor seçme özgürlüğüne müdahale olduğunu söylüyor. Devlet sağlık turizminden...
Devamını oku

İlham verici oyun Fosforlu Cevriye

İBB Şehir Tiyatroları’nın yeni sezonda öne çıkan oyunlarından birisi de Gülriz Sururi’nin uyarladığı Suat Derviş’in kaleme aldığı Fosforlu Cevriye geçen hafta Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde tiyatroseverlerle buluştu. Oyunun yönetmeni Yelda Baskın ve dramaturgu Gökhan Aktemur...
Devamını oku

Edebiyat, insanı insan yapar

Türkiye’de en önemli sorunlardan biri kadına şiddet… Ardı arkası kesilmeyen kadın cinayetleri haberleri, sadece kurbanların yaşam haklarını elinden almakla kalmıyor, Türkiye’de yaşayan kadınların sokağa çıkma ve her türlü kanaldan, gerek sözlü biçimde gerekse yaşam şekli olarak, kendilerini ifade etme özgürlüklerini kısıtlıyor… Zira görülüyor ki her kadına şiddet haberinin ardından gelen “kınama”ların ve protestoların ötesinde bir kavrayışla konuyu ele almak gerekiyor… 

Edebiyat bu konuda ne yapabilir? 

Türkiye’nin önde gelen yazarlarından Pınar Kür’e bu soruyla gittik. Aslında kadın ve edebiyat üzerine konuşulabilecek birçok konu vardı. Konuştuk ta…  Türk edebiyatındaki kadın yazarlar, erkek yazarların kadın konusuna bakış açısı, kadın ile erkeğin farklılıkları ve daha birçoğu… Ancak tüm bu sohbetin gelip dayandığı nokta kültürel kodlarımız ve toplumsal bilincimizdi. Daha doğrusu bilinçsizliğimiz…

20’inci yüzyıldan gerideyiz

Pınar Kür’e göre, ‘’sadece Türkiye değil, tüm dünyada, insanın insana yaptığı zulümde, 20’nci yüzyıldan daha gerideyiz. Teknoloji ilerliyor ama insan zihni daha da geride… İnsanlar birbirlerinden daha çok nefret ediyorlar. İnsanoğlu artık iyi ve vicdanlı olmaktan çıktı.’’

Ve tabii ki kadın konusu da tüm bunlardan nasibini alıyor. Kür, ‘’en derinde yatan ve yüzyıllar öncesine dayanan bir kadın korkusu var. Erkek kadının potansiyelinden korkuyor’’ diyerek bu iki durumun bağını özetliyor.

Edebiyatın bu konuda yapabileceklerine gelince…

Yazarlığı, kadınlığının önüne geçmiş bir isim olarak Pınar Kür’e göre edebiyat bir algı inşa aracı;

‘’Edebiyat birikim yaratıyor. Bu birikimlerle insan daha insanlaşıyor. Empati kurmayı öğreniyor. Birikimler arttıkça ise fikir oluşuyor. Dolaylı bir etki oluşturuyor ama edebiyatın insanı insan yapan bir özelliği var.’’

Kadın yazar denince aklıma Halide Edip gelir
Kadın birçok kültürde olduğu gibi Türkiye’de de birçok alanda problemler yaşıyor. Sizce Türk edebiyatının kadın ile olan ilişkisi nasıl süregelmiştir?

Türk edebiyatında bir kadın yazarlar var bir de kadının işlenişi konusu var. İki ayrı konu burada söz konusu. Kadın yazar denince aklıma ilk gelen Halide Edip’tir. Onun ‘Handan’ romanını çok küçük yaşta okumuştum ve o kadar etkilenmiştim ki, ‘Nazım’ diye sayıklayarak uyandığımı hatırlarım. En ciddiye aldığım kadın yazar Halide Edip’tir.

Erkek bakışlı kadın yazarlar var

Bir de erkek bakışlı kadın yazarlar var. Ben onlara ‘bayan yazar’ diyorum. Kerime Nadir, Muazzez Tahsin gibi isimler var ama bence gerçek yazar, Halide Edip’tir. Daha sonra Mediha Meriç geliyor aklıma. Meriç, 1950’lerde Halide Edip’ten sonra patlama yapan bir isim. Açık söylemek gerekirse, o arada çok ciddiye aldığım bir kadın yazar yok. Bunu teyzem de yazar olmasına rağmen söylüyorum. Annem de yazardı. Gerçi o daha çok çocuk edebiyatı ile uğraşırdı. Mediha Meriç’i, modern Türk kadınını ortaya çıkaran ve realist biçimde işleyen bir yazar olarak çok severim. Tabii sonra Feride Celal, Suat Derviş ve Leyla Erbil var.  70’lerde edebiyatta yaşanan kadın patlaması aslında bayağı ciddiydi. Adalet Ağaoğlu ile Füruzan çok dikkat çektiler. Tomris Uyar yine önemli bir isim.  1976’da ben ilk kitabımı yayınladım.

Bugüne baktığımızda kimler dikkatinizi çekiyor?

Genç olarak Müge İplikçi ve Mine Söğüt var. Bu isimler illa ki kadın sorunu üzerine yazmadı. Ama kadını özne olarak alıyorlar ve bence kadının özne olarak alınması kadın yazarların yaptığı en büyük katkıdır. Çünkü erkek bakışı, ne olursa olsun kadını nesne olarak görüyor. 

Peki erkek yazarların kadına bakış açısı?

Erkek yazarlar da 70’lerde kadın yazarların gelişiminden sonra daha incelikli ve derinlikli kitaplar yazmaya başladılar.  Daha karmaşık kadın tiplemeleri yarattılar. Kadının işlenişine gelince, orada tabi her yazarın ayrı bir bakış açısı var. Kadın gözüyle de erkek gözüyle de olsa, her yazarın dikkat ettiği noktalar farklı… Ayrıca kadın duyarlılığı ya da kadın hassasiyeti gibi yorumlara da katılmıyorum.    

Kırılganlık ve hassasiyet, sadece kadına değil insana özgü özellikler diyorsunuz…

Tabii ki…

Sanırım en önemli mesele de bu algıyı oturtabilmek değil mi?

Elbette. İyi bir yazar hem kadını hem de erkeği anlamalı, her ikisini de içinde yaşatmalı. Örnek olarak Tolstoy’u verirler. Derler ki, dünyanın en büyük aşk romanı Anna Karenina’yı yazdı. Doğrudur. Bir yazarın her iki tarafı da çok iyi irdeleyebilmesi gerekir. Ama Türk edebiyatında öyle olmadı. Eskiden bu yana romanlara bakarsanız, kadına bakışın yüzeysel olduğunu görürsünüz. Halide Edip’in Handan romanı ile Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu romanı aşağı yukarı aynı dönemde yazılmış. Handan’da kadının cinselliğinin incelenmesi ile Halit Ziya’nın hisleri irdelemesi aynı değil. İkisi de kocasını aldatan kadındır ama Handan’a bakış ile Bihter’e bakış çok farklıdır.  Burada Halit Ziya kadını anlamıyor demiyorum ama bakış açıları farklı…

Kadınlar daha duygusal

Kadın ile erkeğin yaradılıştan gelen temel farklılıkları olduğu temel bir gerçek. Ancak hayatın merkezinde erkek var. Günümüzde kadın, birey olarak eskiye oranla daha fazla kabul görse de, yine bir kadın sorunundan bahsediyoruz. Erkek ve kadın ne zaman denk görülecek sizce?

Bizim memlekete özgü bir şey bu. Avrupa’da bu kadar sorun göremezsiniz. Tabi daha Doğu’yu bilmiyorum. Ama kadınla erkek birbirine benzemez, eşit değildir. Fiziksel olarak biri diğerinden daha güçlü, kadınlar ise daha duygusaldır.  Ancak biz eşitlikten söz ederken, hak eşitliğini kastediyoruz. Yoksa kadın ile erkek tabii ki birbirinden farklı. Bence kadınlar erkeklerden daha derin düşüncelidir.

Kadın idare etmeyi öğrenir

Öte yandan Türk kadınlarının bir özelliği var; o kadar hakları yenmiş ve ikinci sınıf muamelesi görmüşler ki, küçük yaştan itibaren erkekleri idare etmeyi öğrenmişler. Önce babasını idare etmeyi öğrenmiştir Türk kadını. Çünkü babası sinemaya gitmesine izin vermez. O da izin alabilmek için, erkek düşünüşünü inceleyip ona göre hakkını arar. ‘Ben özgürüm, sinemaya giderim’ demez ama ‘komşuya gidiyorum’ der ve kaçar. Dolayısıyla önce babayı, sonra da kocayı idare etmeyi öğrenir ve erkekleri anlar. Erkekler ise tam tersi kadınları anlamadıklarını söylerler. Çünkü kadının erkeği anlamak için gösterdiği bu çabayı, erkek kadını anlamak için göstermez. Kadın bu kadar çabaya layık görülmez. Bizim toplumumuz, kadına hayranlıkla küçümseme arasında gidip gelir. Tabii yazarlar açısından söylemiyorum bunu. Yazarlar daha derinliği olan kişiler…

Bir de öğrenilmiş çaresizlik var. Erkeği idare etmeyi öğrenmenin dışında farklı bir dünya olabileceğini hayal edemiyoruz sanırım. Ne dersiniz?

‘Asılacak Kadın’da bunu anlattım. O öğrenilmişlik çaresizlik, Türk kadınında var. Eskiden Avrupa ve Amerika’da da bu vardı. Ancak o ülkeler geliştikçe, kadınları da kendilerini buldu ve bu durum değişmeye başladı. Biz daha gerideyiz bu konuda.

Kadın sorunu her daim gündemde olan, üzerine çok konuşulan bir konu. Buna rağmen ilerleme kaydettiğimizi söylemek zor. Sizce neden?

Biz anlatamıyorsak da dinlemiyorlar. Her gün onlarca kadın öldürülüyor. Buna rağmen ‘’Türkiye’de kadına şiddet yok bu algı meselesi’’ denilebiliyor. Öte yandan kadınların da suçu var. Çünkü kendi bastırılmışlıklarını çocuklarına aktarıyorlar. Çocukları yetiştiren kadınlardır. Aynı düzeni devam ettiriyorlar. Anne hala kızına kahkaha atmanın ayıp olduğunu söyleyebiliyor.  

Bir de kadının zihnine yerleşmiş bir korku var. Bağdat Caddesi’nde gece yarısı bir kızın ırzına geçiliyorsa, kadının hayatını zor hale getiren o korkudur. Yüzyıllardır bu böyleydi. Kadınlar cadı diye yakılırdı. Kadına yaşatılan korkunun nedeni ise erkeğin korkusu… Çünkü kadının potansiyeli erkeği korkutuyor. Ve bazı toplumlarda bu daha baskın oluyor.

Zaman ilerledikçe değişiyoruz, modernleşiyoruz. En azından biz bu şekilde kabul ediyoruz. Bu korku bu çağa göre yine fazla değil mi?

Çok ilerlediğimizi söyleme bana… Sadece Türkiye için değil, tüm dünya için söylüyorum; insanın insana yaptığı zulüm olarak, 20’nci yüzyıldan daha gerideyiz. Teknoloji ilerliyor ama insan zihni daha da geride… Ben Paris’te de, Amerika’da da okudum. Benim Paris’te yaşadıklarım bugün yaşanamaz artık… Orada kimse bana Türk olup olmadığımı sormazdı. Türklere ya da Müslümanlara karşı bir önyargı yoktu. Ama bugün tam tersi. Türk olduğunu duyunca dönüp arkasını gidiyor. 1968’de Paris’teki hayatımı, bugün bulamam. İnsanlar birbirlerinden daha çok nefret ediyorlar. İnsanoğlu artık iyi ve vicdanlı olmaktan çıktı. Bu nasıl oldu bilmiyorum ama belki evrim o tarafa doğru gidiyordur.

Belki de düz bir çemberin içindeyiz ve başa dönüyoruz?

Belki de… Bugün olanları aklım almıyor. Adamları bir tekneye doldurup götürüyorlar. Her biri binlerce dolar vererek o tekneye biniyor ama batacağını da biliyor. Kendilerine verilen yeleklerin içine sünger konulmuş. Can yeleği diye bunları dağıtıyorlar insanlara… Bu kafalar ortaçağdan daha beter geliyor bana. Dolayısıyla teknolojik ilerleme hiçbir şekilde insani ilerlemeyi getirmiyor.

Çağdaşlarına göre daha ileride olan toplumlarda da durum aynı mı?

Daha gelişmiş toplumlarda kadına dair iki durum var. Birincisi kadın erkekleşerek ilerliyor. Dünyanın hatrı sayılır kurumlarının başında bugün yönetici olarak kadınları görebiliyorsak, bu durum o kadınların erkek gibi düşünmeyi öğrenmelerinden ileri geliyor. Yani kadınlar erkeklerle aşık atabilmek için erkekleşiyor.

‘Erkek gibi kadın’lar kendine yer edinebiliyor…

Evet… Mesela bir erkek iddiayı kaybederse etek giyeceğini söyleyebiliyor. Yani insanlar kadını ikinci sınıf saymayı çok küçük yaşlardan itibaren öğreniyorlar. Ego, o şekilde inşa ediliyor. Onun için en derinde yatan kadın korkusu da, bunu körüklüyor.

Peki edebiyat bu algıları değiştirmek için nasıl bir rol oynayabilir?

Dünyada kanun değiştiren bir tek roman vardır. O da David Copperfield… İngiltere’de çocuk işçiler üzerine bir kanun çıkmıştır o kitaptan sonra.  Başka da bu şekilde edebiyatın somut bir değişim yarattığını göremezsiniz. Bununla birlikte edebiyat birikim yaratıyor. Bu birikimlerle insan daha insanlaşıyor. Empati kurmayı öğreniyor. Birikimler arttıkça ise fikir oluşuyor. Dolaylı bir etki oluşturuyor ama insanı insan yapan bir özelliği var. Kitap okumayan insan adam olamaz ki… Dünyanın en parlak matematik beynine de sahip olsanız, roman okuyarak başkalarının dünyasını anlayabilirsiniz. Tabii iyi roman okumak gerekiyor bunun için de… Edebiyat bu şekilde insan yaratıyor.  

O halde edebiyat bir algı inşa etme aracı?

Evet. Bugün az kitap okunmasının sebeplerinden biri de televizyondur. Çünkü hayal gücümüzü kısıtlıyor. Seyrederken, derinliğini düşünemiyoruz. Pasif vaziyette sadece aksiyonu takip ediyorsun. Bir süre sonra da anlamamaya başlıyoruz. Oysa kitap okuduğunuz zaman karşılıklı bir alışveriş var. O kitaptakileri görmek için, kendi kafanızda resimler yaratıyorsunuz. Dolayısıyla aktif bir karşılaşma var.

 İyiye olan inancı koruyacak pozitif tutumu nasıl koruyacağız?

Aynen… Ben uzun zamandır yazmıyorum mesela… Çünkü hevesim gitti. Açıkçası çaresizlik içindeyim. Bir şeyler yapmaya, bir şeyleri değiştirmeye hevesim yok. Bence ülke genelinde olan bir his bu. İnsan durup dururken yazar olmuyor. Bir şeyleri değiştirebileceğinize olan inançla yazmaya başlıyorsunuz. En azından ben, ‘Dünyayı değiştireceğim’ diyerek başlamadım ama hiç değilse bir şeyler konusunda farkındalık yaratabilirim diye düşünmüştüm. Her yazarın söyleyecek bir iki cümlesi vardır… Eğlence olsun diye yazı yazmazsınız. Ben şahsen yazı yazarken çok acı çekerim. Kendinizi deşerek bir eser ortaya koyuyorsunuz. Dolayısıyla ümidinizi kaybedince yazmak çok zor… Ama kendimi zorluyorum.

Somut anlamda sizi yazı yazmaya iten neydi?

İlk başlarda daha politik amaçlardı. Gençliğin verdiği ümit vardı tabii… Ancak şu anda ümidin bitmesine neden olan biraz da, şu anki toplumsal durumumuzun, Asılacak Kadın’ı yazdığım dönemden daha da geride olması…  Asılacak Kadın da zaten yazdığım dönemde değil, 12 Eylül döneminde yasaklandı. Dolayısıyla ilk dönemlerde daha mutlulukla yazıyordum. Şimdi yazsam ne olur yazmasam ne olur…

Yazarlığı, kadınlığının önüne geçmiş, üstüne çıkmış bir yazarsınız. Ama ‘erkek gibi’ bir kadın oturmuyor karşımızda. Siz bunu nasıl başardınız?

Elbette baştan yola bunu planlayarak çıkmıyorsunuz. Ancak çocukluğumdan bu yana kısıtlanmadan yaşadım. Özgürce düşünüp, fikirlerimi özgürce söyleyebildiğim bir hayat yaşadım. Ortaokul yıllarımdan sonra Amerika’ya gittim. Robert Kolej’de okudum. Daha sonra Paris’e gittim. Özgür bir ortamda yetiştim. Aldığım eğitim düşünmeyi teşvik ediciydi. Ayrıca her düşündüğümü rahatlıkla söyleyebildim. Kendi kararlarımı kendim verirdim. Bu konuda ailem de özgür bırakırdı beni. Gerçi Türkiye’de olsam, babam tüm özgür düşünceli bakış açısına rağmen, çevrenin etkisi ile birtakım kısıtlamalar getirebilirdi hayatıma… Dolayısıyla özgür büyüyen insan, o özgürlüğün faydasını görüyor. Günümüzde insanlar özgür değil. Ya kısıtlanıyorlar ya da şımartılarak büyütülüyorlar. Özgürlük ile de küstahlığı karıştırmamak gerekiyor. Bununla birlikte özgürlüğü hak olarak görmek lazım. Pınar Kür’ü inşa eden ben değil, şartlardır… Ama pişmanlığın nedir diye de soracak olursan,  yazmaya başlamadan önce dünyayı daha çok gezmemek derim…

Sizin kitaplarınızda kadın karakterler kadar erkek karakterleriniz de önemli…

Evet… Şu anda yazdığım romanımın adı; Sadık Bey. Yani esas kişi erkek… Kadın karakter çok az var. Oraya nasıl geldim, bilmiyorum. Bir Cinayet Romanı’nda olabilir. Çünkü orada erkek karakter öne çıktı. Ayrıca diğer romanlarıma benzemeyen, mizahi bir üsluba sahipti. Bir Cinayet Romanı, aynı zamanda en sevdiğim romanımdır ama en önemli olanı galiba Asılacak Kadın… Çünkü orada tür, yapı ve karakter olarak daha önce rastlanmayan bir şey vardı…

Kadın karakter kadar erkek karakterlerin de iç dünyasını anlatan bir romandı… Karşıt karakterleri anlamadan, esas olanı anlatmak eksik kalırdı sanırım… Ne dersiniz?

Tabii ki… Yazarlık da bunu gerektirir. Yazar dediğin iki cinsiyetin de yerine koyabilmeli kendini. Asılacak kadın anlatım olarak da farklıdır konu olarak da… O zamana kadar kadın cinselliğini bu şekilde ele alan başka bir kitap yok. Yıllar sonra Ankara Üniversitesi’nde Hukuk Felsefesi hocası, öğrencilere Asılacak Kadın’ı ödev olarak verdi. Konuyla ilgili düzenledikleri panale beni çağırmışlardı. Asılacak Kadın’daki Melek, benim yazdığım diğer kadın karakterlerden farklı. Çünkü diğerleri okumuş, gün görmüş karakterler… Hatta Almanya’da Bitmeyen Aşk romanımla ilgili bir panel sırasında okuyuculardan biri, ‘Türkiye’deki kadınlar sizin yazığınız karakterler kadar mutlu mu?’ diye sormuştu. Ben de dedim ki; Sizce Nilgün mutlu bir kadın mı? Sonradan anlaşıldı ki, cinselliğini rahat yaşamasını mutluluk olarak tanımlıyor. Dedim ki; öğretmen olsa birileri itiraz ederdi, tiyatrocu yaptım, kurtardım paçayı…

Bu da kadınlar açısından sakıncalı ve yerleşmiş bir bakış açısı…

Aynen öyle… Bankacı ya da öğretmen olsa itirazlar yükselir, yakışır mı diye… Ama tiyatrocuysa rahattır. Bu şekilde mimlenmiş meslekler var. Bakış açısı bu kadar… Cinselliği ne kadar yasaklarsanız, bakış açılarının o kadar olumsuza döndüğünü görüyorsunuz.

Dilek KARAGÖZ

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
error: