“Nihayetinde ben bir aynayım”

“Bir hikâyem var. Herkes gibi. Herkesinkinden başka. ‘Önemli olan hikâyeci değil hikâyedir’ demiş Stephen King. Siz de o yüzden unutun beni. Anlatılanlar gerçek mi değil mi? Kurgu mu hayal mi? Kim bilir? Hepsi olabilir. Hiçbiri olmayabilir. Nihayetinde bir aynayım ben. Görünenin bende bıraktığı izleri yansıtırım ancak. Beni ben yapan izleri… Onları onlar yapan yansımaları… Bana ne kadarını yansıttılar, ben ne kadarını görebildim? Bilmiyorum. Belki okuduklarınızdan sonra siz benim göremediklerimi de göreceksiniz.”

Edebiyat öğretmeni olarak çeyrek asra ulaşmış, onun yarısı kadar da yazmaya gönül vermiş bir isim, Pınar Aksu… Ona göre edebiyat öğretmeni olmak başka, yazar olabilmek bambaşka… Bir yazar olarak en büyük keyfi yarattığı karakteri başkalarının da tanıması ve diğer insanlarla karakterleri üzerine sohbet edebilmek!

“Her hikâyede biraz da kendimizi anlatırız”

Kısa bir süre önce okuyucusuyla buluşan “İnsanlar Kötüydü Çocukluğuma Sığındım” isimli yeni kitabında heybesinde biriktirdiği kadın karakterler için kendi çocukluğundaki mahalleyi yeniden inşa etmiş.

Diyor ki: “Her insanın aslında kendi özünü birilerine anlatma isteği bulunur. Bu özden çıkarılan derslerin hepsini çok kıymetli buluyor, bu yeteneğe ve bunu yazmaya çok saygı duyuyorum. Çünkü hiçbir şey tamamen hayal ürünü değildir. Biz aslında her hikâyede biraz da kendimizi anlatırız. Her şeyin özünde bir yaşanmışlık, yaşamasanız da bir gözlem vardır.

Hepsinin özü de insan ve insanın gölgeleridir. Kitapları bu gözle okuduğunuzda görüyorsunuz ki hepsinde bizim gölgelerimiz var. Tiksindiğimiz, affetmediğimiz, çirkin gösterdiğimiz karakterlerde bile…”

Yazar Pınar Aksu ile hayran olduğu Sait Faik’i, hikâye anlatmanın gücünü, anlamaya çalışmanın gerekliliğini, roman yazarlığını, çocukluğunu ve daha birçok şeyi konuştuk.

“Sait Faik’i bu kadar çok sevdiğimi sonradan fark ettim” 

“İnsanlar Kötüydü Çocukluğuma Sığındım” ismini verdiğiniz son romanınız Sait Faik’ten bir alıntı ile başlıyor. Bir önceki kitabınızda da benzer bir alıntı vardı. Sizin için hikâyeciliği ve Sait Faik’i özel kılan nedir?

Aslında 24 senelik edebiyat öğretmeniyim ve hep Ordu’daydım. Burada doğdum, büyüdüm ve burada görev yapmaya devam ediyorum. Bir Ordu aşığıyım. O yüzden de sanırım kitapta bir mahalleyi keyifle anlattım. Çünkü ben gerçekten o çocukluğu yaşadım.

Kitaptaki mahalle benim mahallemdi. Kadın karakterler kurguydu, hikâyeler kurguydu ancak gerçekten öyle bir mahallede, mutlu bir çocukluk geçirdim. Sait Faik’i aslında bu kadar çok sevdiğimi ise sonradan fark ettim. Bir önceki kitabım “Eşikte Durma Dedi Annem”de de yine Sait Faik’ten bir alıntı vardı. “Bir insanı sevmekle başlar her şey” ya da “Yazmasam deli olacaktım” ifadeleri çok değerlidir benim için.

Benimle söyleşi yapanlar, öğrencilerim ya da okurlarım hep sorarlar; “Yazmak ne ifade ediyor, insan neden yazma ihtiyacı duyar?” diye. Bence bu konuda en güzel tanımı Sait Faik yapar. Çünkü o karakterler gerçekten içinize oturuyor ve sizi delirtiyor; sürekli size “Beni anlat, ben varım, birileri beni görsün” diyor. Tek başınıza o karakterleri tanımaktan mutlu olmuyorsunuz. Bu yetmiyor ve zor geliyor. Anlatmak istiyorsunuz. Bu anlamda Sait Faik bende çok iz bırakmıştır.

Ayrıca hayatı çok travmatik geliyor bana. Yine Orhan Veli de öyle… Farklı bir bakış açısıyla söylersek bir yerde de çok iyi bir hayat yaşamışlar, tabii yaşamaktan ne anladığınıza göre değişir, bu durum. Yine de Sait Faik’i düşündüğümde hüzünleniyorum ve onu seviyorum. Tabii bir de hikâye seviyorum. Yayıncılar genelde hikâyenin daha az tutan bir tür olduğunu düşünse de

Baktığınızda zaten bütün işlerin özünde bir hikâye anlatmak yok mudur?

Doğru ve ben bir tür olarak da hikâyeyi daha çok severim. Okuyucuyu yormayan bir türdür. Aynı zamanda insanın kendini çok rahat ifade edebildiği bir alandır diye düşünürüm. Öte yandan dediğiniz gibi her şeyin özünde bir hikâye vardır. Kullandığınız araç ne olursa olsun aslında bir hikâye anlatıyorsunuz.

“Her şeyin özü insan ve gölgeleridir”

Peki, sizce hikâye anlatmak ne demektir?

Bence hikâye yazmak ile hikâye anlatmak birbirinden farklı… Açıkçası hikâye anlatıcılığı konusunda başarılı olur muydum, bilmiyorum. Son zamanlarda bir de masal anlatıcılığı daha popüler hale gelmeye başladı.

Bu konuda çok başarılı insanlar da var ama hikâye anlatıcılığı denildiğinde, kitabın başında da yazdığım gibi; “Bir hikâyem var. Herkes gibi… Herkesinkinden başka…” Bence her insanın aslında kendi özünü birilerine anlatma isteği bulunur.

Bu özden çıkarılan derslerin hepsini çok kıymetli buluyorum. Bu yeteneğe, bunu yazmaya çok saygı duyuyorum. Çünkü hiçbir şey tamamen hayal ürünü değildir. Biz aslında anlattığımız her hikâyede biraz da kendimizi anlatırız. Her şeyin özünde bir yaşanmışlık, yaşamasanız da bir gözlem vardır.

Hepsinin özü de insan ve insanın gölgeleridir. Kitapları bu gözle okuduğunuzda görüyorsunuz ki hepsinde bizim gölgelerimiz var. Tiksindiğimiz, affetmediğimiz, çirkin gösterdiğimiz karakterlerde bile bizim gizlediğimiz gölgelerimiz var. Bu anlamıyla da hikâyeciliği çok değerli buluyorum. Aslında herkesin gölgesini orada bulması ve herkesin kendi gölgesini oraya aktarmasıdır.

“İnsanı anlatan her şey iyi dinlenmeli ve iyi anlaşılmalıdır”

İnsanı anlatan her şey çok kıymetlidir. İyi dinlemeli ve iyi anlaşılmalıdır. Bazen bir tiyatro oyununu ya da izlediğiniz veya okuduğunuz bir eseri sadece duymanız gereken bir cümle için izlersiniz veya okursunuz. Ben o bir cümle için hikâye yazabilirim ya da duyduğunuz bir cümle sizi ağlatabilir. O yüzden iyi gözlem ve bunu aktarabilmektir, hikâye anlatmak.

Gölgelerimiz insanın kendiyle yüzleşmesi olduğu için çok kıymetlidir. Burada hayal de çok önemlidir. Hiç kimsenin müdahale edip sizden alamayacağı tek şeydir hayal. İstediğiniz gibi hayal kurabilirsiniz. Yeter ki bunu yazmaya aktarabilin. Benim için böyledir. Hikâyeler zaten “Hiç unutmam” dediğiniz anılardan çıkar. Bu açıdan da çok kıymetlidir.

“İnsanın özünü anlatan bir cümle duyabilmek çok kıymetli”

İnsanı anlatan her şey çok kıymetlidir ve iyi anlaşılmalıdır, dediniz. “Anlamak” ve “anlaşmak” konusunda giderek daha çok sıkıntı çektiğimizi düşünürsek yazma isteği biraz da anlaşılmak ihtiyacımızın göstergesidir, diyebilir miyiz?

Tabii, mesela okulda seminer dönemimizde Milli Eğitim’den gelen videoları izliyoruz. Son olarak “Beş Kelime Bir Hikâye” isimli bir seminer seçtim ve orada şunu fark ettim. Her bir atasözümüz aslında kısa bir hikâye… Bunca senedir edebiyat öğretmeniyim ve hiç bu gözle bakmadığımı anladım.

Gerçekten aslında her bir atasözümüz küçürek bir hikâye ve yaşanmışlık içeriyor. Aynı Hemingway’e atfedilen “Satılık: Bebek ayakkabısı. Hiç giyilmedi.” de olduğu gibi… Beş kelimelik ama otur ağla, öyle bir hikâye… Kısacık cümlelerle ya da tek bir cümle ile insan özünü ortaya koyabiliyor. O cümleyi yakalayabilmek ve o cümleyi duyabilmek, anlamaya çalışmak çok kıymetli…

“Çocukluk izlerinizi hiçbir şey değiştiremiyor”

Sizin kitabınızı okurken de “İnsanın anavatanı çocukluğudur” diyen ünlü Rus atasözünü hatırlamamak elde değil. İnsan olarak anlatmak istediklerimizin kökeni, konu ne olursa olsun sanırım genellikle çocukluğumuza dayanıyor?

Tabii, ilerleyen yaşlarda maddi manevi hangi şartlara sahip olursanız olun, çocukluk izlerinizi hiçbir şey değiştiremiyor. Hele bir de travmatik izler taşıyorsanız, onun tedavisi olmuyor veya kendinize ne kadar iyi bir gelecek inşa ederseniz edin, çocukluk özlemleriniz dinmiyor. Tam tersi çocukluktaki mutluluğa erişmek de çok zor oluyor. O yüzden çok kıymetli. Oradaki anne baba figürü ve mahalle kültürü çok kıymetli… Şu anki çocukların durumuna o yüzden çok üzülüyorum.

İmkânları bizim dönemimize göre çok iyi olmasına rağmen bizim yaşadığımız mahalle kültürünü yaşayamıyorlar. Bizim çatımız akardı mesela. Annem kovalar koyardı eve su akmaması için. Sobalı bir evde yaşıyorduk. İkinci bir odamız yoktu. Ben ağabeyim ile aynı odada kalırdım ama şimdi çocuklarımızın her olanağı var; havuzlu sitelerde, ultra lüks mekânlarda yaşıyorlar ama hiçbiri bizim kadar mutlu değil. Biz çok şanslıydık. Şimdi çocuğumuz anahtarını unutur diye endişeye kapılıyoruz.

Hâlbuki benim çocukluğumda hiç böyle bir korkum olmadı. Mahalle benimdi zaten. Annem babam evde olmayabilir, hiç önemli değildi. Yan taraftaki komşuya gider, orada karnımı doyurur, sonra da çıkıp sokağa oyunumu oynardım. Bu çok kıymetli bir şey gerçekten ve maalesef bir daha yakalanma şansı da yok bence.

“İnsanın en huzurlu sığınağı baba evidir”

Çocukluk travmalarının tedavisi olmuyor, dediniz. Sanırım, çabamız hayat boyu o travmaları aşmak için oluyor ve ne kadar aşarsak o kadar hayatta başarılı oluyoruz. Ne dersiniz?

Kesinlikle… Mesela şunu söyleyebilirim, bugüne kadar rüyalarımda kendi evim olarak hep baba evimi gördüm. Hâlâ da öyle devam eder. Özellikle bana bir şey söylemeye çalıştığını hissettiğim rüyalarımda hep babamın evinde olduğumu görürüm.

Hâlbuki mevcut hayatımda da kendimi çok şanslı ve mutlu hissederim ama demek ki yine de insanın en huzurlu sığınağı baba eviymiş, diyebilirim. Çünkü aynı durumu yaşayan birçok insan olduğunu biliyorum.

“Ülkeye yük değil, güç olacak nesiller yetiştiren herkese sonsuz sevgiler!”

Özellikle kız çocukları için bu böyle sanırım?

Tabii, baba karakteri çok önemlidir. İyi bir baba tarafından yetiştirilmiş kadınlar bu ülkenin geleceği olacaklardır, diye düşünüyorum. Örneğin bu sene Cumhuriyet’imizin 100. yılını kutluyoruz. Yeri gelmişken söylemek isterim ki bu ülkenin geleceği güçlü kadınlardan geçiyor. Güçlü babaların güçlü kızları bu Cumhuriyet’e sahip çıkacaklar. Anneler zaten güçlüdür. Bakın, kadınlar bu kadar şiddet olayına maruz kaldığı halde kendisine silah çeken adamın karşısına dikiliyor ve seni bırakacağım, diyor.

Yani kadın zaten güçlü bir varlık. Bu yüzden babalarımızın daha güçlü olması gerekiyor. Annesine hürmet ederek güçlü bir kız yetiştiren güçlü babaların olması, bu ülkenin geleceği için şu anda en büyük gerekliliktir. Bu mesela aile, ev ve mahalleden başlar. Bu nedenle kitapta baba karakterinin de güçlü olmasına çok önem verdim. Öğrencilerime, velilerime ve öğretmen arkadaşlarıma sık sık söylediğim bir cümleyi burada da tekrarlamak isterim: “Ülkeye yük değil, güç olacak nesiller yetiştiren herkese sonsuz sevgiler!”

“Kitabı yazarken anneannemle yüzleştim”

Peki, kitaptaki karakterler nasıl doğdu? Çocukluğunuzdaki mahalleyi tekrar nasıl kurdunuz?

Aslında birinci kitabımdan sonra hayalim kadın hikâyeleri yazmaktı. Kadınların yaşadığı her şeyi barındırmalıydı fakat editörüm “Neden o kadınlara bir mahalle kurmuyorsun?” deyince, ben bir anda kendi çocukluğumdaki mahalleme gittim. Benim mahallemden daha güzel bir mahalle olamazdı, bana göre. Bu şekilde kitaptaki mahalle kuruldu ve kadın karakterlerin hepsi kurgudur.

Sarı Konak gerçektir. Anneannem orada anlatıldığı gibi lohusa yatağında vefat etmiş ve kendisini hiç tanımadım. Hayalimde anneannem beni görsün, onunla yüzleşeyim istedim. O hikâyeyi yazarken çok ağladım.

Okuyanlardan da aynı yorumu alıyorum o sahneyle ilgili. Mesela benim ön adım Necla’dır ama pek kullanmam ancak öğrencilerim okulda kullanırlar. Bu hikâyeyi yazdıktan sonra anneannemin ismi olan Necla’yı ilk defa sevdim. Onun adını taşımaktan mutluluk duydum. 21 yaşında dört çocuğu geride bırakarak gitmesi beni çok etkileyen bir olay ve onun ruhunu hep içimde hissederim.

“Karakterlerin hepsi ‘biz’den birer gölge taşıyor”

Kitapta anneannem dışındaki karakterlerin hepsi kurgu olsa da dediğimiz gibi hepsi “biz”den birer gölge taşıyor. Tabii gözlemlerle ortaya çıkıyorlar. Örneğin “Gaybana” diye bağıran karakter gerçekte arkadaşımın annesidir. Yine boşanan bir kadının etrafına toplumdaki insanların köpekbalığı gibi önyargı ile toplanmaları hepimize tanıdık gelen hikâyelerdir.

Benim çocukken mahallede kahramanım olan biri vardı. Kitaptaki Adem Ağabey karakterine benzerdi. O da aşkından aklını yitirmişti. Yani gerek kendi hayatımda gerekse hepimize tanıdık gelen ve zaman zaman hepimizin her yerde gözlemleyebildiğimiz insanlar, karakterlerimi inşa etti, diyebilirim. Özünde kadın hikâyeleridir.

Ve çoğu da var olmaya çalışan kadınlar…

Tabii, mesela karakterlerden biri kanser oluyor ama ona rağmen hâlâ çamaşırlarının temizliğini dert ediyor, ölürsem arkamdan “pis” demesinler, diye… Bu hepimiziz aslında…

“Yaşasın, herkes onları tanıyacak!”

Her yazar eserini, kendi ile bazen çatışarak bazen barışarak ve nihayetinde yüzleşerek tamamlar ve okuyucuya teslim eder. Yoksa zaten o kitabı dünyaya salamaz. Siz ne hissettiniz kitabı bitirdiğinizde?

“Yaşasın, herkes onları tanıyacak!” hissi hâkimdi bende. Karakterlerimi ve onların yaşadıklarını gerçek insanlarmış gibi artık başkalarıyla oturup konuşabileceğim, diye çok mutlu hissettim. Bu çok enteresan bir duygu çünkü onların gerçekliğine o kadar inanıyorsunuz ki yazarken, artık onlar da gerçek oluyor. Hatta yakın zamanda bir kitap okuma grubu, beni davet etti.

İlk kitabımı okuyan ve o gün gruba katılamayan bir öğrenci, öğretmenine bana bir soru sorması için tembihlemiş; kitapta ihanet eden ve sonra da ölen bir sevgili vardı. Çocuk soruyor: “Acaba, kendisine ihanet eden sevgilisinin mezarına gitti mi?” Hâlbuki roman bitmişti ama o sonrasını merak ediyor. İkincisini yazarsam buradan başlayacağım, dedim. Çünkü ben de bunu merak ediyorum.

 “Denizin içindeki, denizin içindeki güzelliği göremez”

Karakterde kendini bulan ya da yüzleşmeler yaşayan okurların olması da çok heyecan verici olmalı?

Kesinlikle… “O benim” diye bana mesaj atan okuyucularım oluyor. Bu da beni çok mutlu ediyor. İlk kitapta genç üniversiteli çok çapkın bir karakter vardı. Türkiye’nin her yerinden öğretmenlerin buluştuğu bir toplantıda, katılımcılardan biri karakteri hiç sevmediğinden yakındı. Hemen arkasından bir profesör itiraz ederek, “Üniversitede ağırbaşlı, düzgün aklı fikri derste olanlar bizdik ama siz kızlar hep o tiplerin peşindeydiniz.” dedi. Böyle şeylere şahit olmak güzel tabii ki…

İlk romanda anneannenin bir sözü var: “Denizin içindeki, denizin içindeki güzelliği göremez.” Gerçekten çok acı çekersin ve ayrılmak istemezsin ama o denizin ne kadar güzel olduğunu da biraz uzaklaşınca anlarsın. İnsanlar yazdıklarım hakkında konuşurken ben de yaptığım işe dışarıdan bir gözle bakıyorum ve yazmak böyle beni mutlu ediyor.

Belki de sevdiğiniz kendinizi keşfetmektir?

Evet, yazmak bunun için bir araç olabilir. Tabii yazdıklarım aynı şekilde başkaları için de kendilerini keşfetme aracına dönüşüyorsa çok kıymetli…

“Roman yazmak çok ciddi bir iştir”

Son olarak, roman yazmak oldukça meşakkatli bir iş ve zaman zaman da anlatı veya uzun hikâye ile karıştırılan bir tür. Sizin maceranız nasıl başladı? Yazdıklarınızın bir romana dönüşmesine nasıl karar verdiniz?

Aslında ben ilk kitabımı yazdığımdan bu yana 12 sene geçti. Dokuz sene yayınlatamamıştım. Bir de Ordu’da yaşayınca İstanbul’daki yayınevlerine ulaşmak çok kolay değildi ancak ilk kitabım çıktığında çok ilgi gördü. Okuma grupları kuruldu, edebiyat öğretmenleri ilgi gösterdi. Benim düşündüğümün ok üzerine çıktı ve Türkiye bir anda küçücük oldu ama sonra yazma konusunda daha çok çalışmaya başladım.

Bir edebiyat öğretmeni olduğum halde yeni eğitimler aldım. Zaten şöyle bir şey var ki edebiyat öğretmeni olmanız, iyi bir edebiyatçı, yazar olabileceğiniz anlamına gelmiyor. İkisi gerçekten birbirinden farklı işlerdir ve farklı yeteneklerdir.

Başta edebiyat öğretmeni olmama biraz güvenmiştim ama asıl roman üzerine özellikle çalışmaya başlayınca öyle olmadığını gördüm. Hikâye, kurgu ve karakter yaratma üzerine çalıştıkça şimdi diyorum ki, ne cesaretle ilk kitabı yazmışım… İnsan öğrendikçe, cehaletini daha çok keşfediyor. Şunu söylemeliyim, iyi bir roman yazmak çok ciddi bir iştir. Bu nedenle hiçbir zaman popüler olmanın peşinde değilim.

Peki, hayaliniz nedir?

İyi roman yazmak ve gerçekten kıymet verilen, hakkıyla alınmış bir ödül sahibi olmak istiyorum. Sonrasında da hep yazacağım ve karakterlerimi insanlarla konuşmaya devam edeceğim.

N. Pınar Aksu Kimdir?
1978’te Ordu’da doğdu. Profesyonel futbolcu olan bir baba ile ev hanımı bir annenin oğullarından sonra ikinci çocuğu olarak dünyaya gelen Aksu, üniversiteye kadar Ordu’da eğitim aldı. 1999 yılında Ankara Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu ve aynı yıl yine Ordu’ya öğretmen olarak atandı. Evli ve 21 yaşında Eren,15 yaşında Mina Ezel adında iki çocuğu bulunan Aksu’nun ilk kitabı “Eşikte Durma Dedi Annem”. İkinci kitabı “Göçebe” ise 22 kadın arkadaşıyla yayımladığı bir proje. Kadın hikâyelerini çok önemseyen Aksu’nun son yayımlanan eseri ise “İnsanlar Kötüydü Çocukluğuma Sığındım”.  
Dilek Karagöz

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Paylaş

Son Yazılanlar

Benim dertli, küskün ayım mayıs

Ayrıcalıklı yaşanmışlıklarından bize kalanlar bir yana, yılın her ayının zihnimizdeki karşılığı; sınıflarımızın duvarlarına asılmış panodaki resimlerle, yanımız sıra kültürün bağ ve hasadından kalma görüntülerdir. Bu

ABD’de enflasyon düşecek mi?

Borsa İstanbul haftayı 10218 puandan yüzde 0.57 düşüş ile kapattı. 10383 ile yeni rekor geldi. Ons altın haftanın sonuna doğru yeniden toparlandı ve haftayı 60

Eflatun bi başka ruh, bir filozof

Öylece baktım bizimkine, çaresizce, benim için çaresizlik, onsuzluktu, bizimkinin yanımda olamamasıydı, ne hırladım, ne mırladım, “ben sadece seni çok sevdim,” der gibi baktım. Bir tek

Sporda galibiyet öncelikli hedef mi?

Genç kadın galibiyete daha da yakın olan sporcuydu. Karşılaşmanın favorisiydi. Bu karşılaşmada ve turnuva sonunda alacağı puanlar dünya şampiyonası ve sıralamasına da etki edecekti. Üstelik

Hayattayken mülkünü nasıl devredersin?

Sahibi olduğu mülkünü hayattayken bir yakınına vermek isteyenler genellikle satış yoluyla tapu devrini tercih ediyor. Ancak amacınız sizden sonra sorunsuz bir mülkiyet devri ise satış

Borsa Yükseliyor, Altın Yol Ayrımında

Borsa İstanbul yüzde 2.29 artış ile 9915 puandan haftayı kapatırken, Nisan ayı boyunca iyi bir performan sergileyerek yüzde 8.46 değer kazandı. Yıl başından bu yana

Jeopolitik risk ve TCBM

Borsa İstanbul haftayı yüzde 1.23 kayıpla 9693 puandan kapattı. Ons Altın 2390 dolar seviyesinden haftayı kapatsada satış baskısının etkisi ile bu haftaya başladı. Dolar 32.59,

Ya tiyatro izlememiş ya tarihten bihaberler

Belki bu yazı yayımlandığında, İsrail, İran’a yönelik misillemesini yapmış olacak. İsrail’in yapacağı misillemenin seviyesine göre belki İran bu kez başka bir saldırı düzenleyecek. Sonuçta burası

Tebrikler Fenerbahçe kadın basketbol

Bir sporcu için en büyük hedeflerdir bunlar. Yerelde şampiyonluk, bölgesel şampiyonluk, kıta şampiyonluğu ve uluslararası büyük turnuvalarda şampiyonluk. Zordur. Çok zor. Büyük sporcular, büyük takımlar