Sedef Öztürk
(*Bu yazı ağırlıklı olarak heteroseksüel ilişki deneyimlerinden yola çıkarak yazıldı. Kendi deneyimim bu olduğu için örnekler de buradan geliyor. Elbette farklı yönelim ve deneyimlerin kattığı bambaşka boyutlar vardır; onları da yorumlarda duymayı çok isterim.)
Biten çocukluğumun yasını tutmayı ne zaman bitireceğim? Neredeyse yıllarım bu vedadan önce kaçarak, sonra saklanarak, önünde, arkasında dolanarak geçti. Hala zorlandığımda ağlayarak annemin bacağına sarılmayı, babamın boynuna atlamayı özlemeyi ne zaman bırakacağım?
Onların kucağına kaçma ihtiyacını, erkeklerle kurduğum sevgililik ilişkilerinde tatmin etmeye çalışmayı ne zaman bırakacağım? Ne zaman “adam olup” hayatın zorluklarıyla göğüs göğüse çarpışmayı normalleştireceğim? Hayat ne zaman bu kadar zor olmayı bırakacak? Yeterince yetişkin olduğumda mı? Büyüyemedim mi? Yoksa tam da büyüdüğüm için mi böyle hissediyorum?
Bu cümleleri yazdığımda 20’li yaşlarımın sonuna yaklaşıyordum. Talihsiz bir şekilde Colette Dowling’in Sindrella Kompleksi[1] kitabını henüz okumamıştım. Okusaydım şunu net bir şekilde biliyor olacaktım: Yetişkin bir kadın olmaya doğru adımlar atıyorum, ve hayatın zorlukları beni korkutuyor. Ve bu çok normal. Fakat okumamıştım.
O yüzden, 30 yaşına doğru dalga dalga gelen “hayatımı biriyle paylaşma” arzusunu ve bir türlü yolunda gitmeyen romantik ilişkilerim ve flörtlerimin yaşattığı hayal kırıklığı ve “başarısızlık” hissini tam anlamlandıramıyordum.
Hayatım boyunca evlilik yapma ya da çocuk sahibi olma isteği duymamış, ne ailemden ne de çevremden buna yönelik -baskı kurmak şöyle dursun- en ufak bir yönlendirme bile görmemiştim. Bu evcilleşme arzusu nereden geliyordu?
20’li yaşlarım Türkiye’deki ortalama bir gibi hatırı sayılır bir gelecek kaygısı ile dolu geçti. Buna rağmen hayallerimin peşinden gitme lüksüm vardı, biraz da olsa. Yalnızca kendi hayatımın sorumluluğuna sahiptim.
Kadıköy semalarında yerleşik ve düzenli bir hayat kurma hayalleri olmayan, bohem bir hayat yaşıyordum (bizim köyde fakir entelektüele bohem denir). Gelecek kaygıma karşı rastalarımı savurarak ve sarhoş olup dans ederek savaşıyordum.
Sonuç olarak, 20’li yaşlarım çılgıncasına özgür geçti. başına buyruk, sorumsuz, umarsız, anlık kararlarla şekillenen, uzun erimli hedefler ve planlar yapılmayan, büyük tutkular ve hayaller peşinde çar çur edilmiş… Fakat 20’lerin sonlarına doğru bir şeyler olmaya başladı. Hayatın başka bir evresine giriyordum.
Yolda, sokakta, parkta, markette, anne babasının elinden tutmuş oradan oraya amaçsız sürüklenen çocukları görmek içimi burkmaya, gözlerimin dolmasına sebep olmaya başlamıştı bir dönem. Çocuk mu yapmak istiyordum? Hormonlarım biyolojik saatimi harekete mi geçmişti? Anne mi olmak istiyordum? Bu sorulara yanıt alamadan, bu belirgin hüzün bir süre hep cebimde durdu.
Ebeveynlerinin elinden tutmuş çocuk görüntüsü karşısındaki melankolik hislerin çocukluğa duyulan özlemle, kendi hayatının sorumluluğunu almaktan kaçmak ve hayattan ödü patlamak karışımı olduğunu seziyordum; henüz tam formüle edememiştim.
Markette babamın elinden tutup hiçbir şeyin hesabını yapmadan bomboş dolaşmak, evdeki eksiklerin listesini yapmaktan, bütçeme en uygun ve en sağlıklı ürünleri seçmeye çalışmaktan, kasada ödeme yapmaktan, öderken kaygılar yaşamaktan, poşetleri doldurup eve kadar tek başıma taşımaktan, aldıklarımı yerleştirip, boşaltıp, yıkayıp, doğrayıp yemek yapmaktan bıkmıştım.
İşin stresiyle eve gelip bir mesai de evde yapmaktan yılmıştım. Kendimi beslemek, temiz tutmak, sosyalleştirmek, kendim için para kazanmak, birikim yapmak… Bana ağır geliyordu, çok yorulmuştum.. Bunları hep kendi başıma mı yapacaktım? Nasıl yani? Bunları birinin benim için yapması gerekmiyor muydu?
En azından, bir kısmını başka birisinin yapması gerekmiyor muydu? Gün herkese 24 saat değil miydi? Günün 8 saati çalışarak, 8 saati uyuyarak geçiyorsa; kalan tüm bu “kendini yeniden üretme” işlerini herkes geriye kalan 8 saatte nasıl halledebiliyordu?
(O sırada çalışma düzeninin, evde tüm bu işlerin karısı tarafından yapıldığı hesaplanan bir erkeğe göre düzenlendiği gerçeği zihnimde bas bas bağırıyor elbette. Fakat mevcut konjonktürde koşullar bir türlü olgunlaşamıyor, biz burada devrim yapamıyoruz sinyorita).
Sonra dehşetle farkına vardım; bir dakika, etrafımdaki insanların büyük bir kısmı ya ailesiyle yaşıyor, ya da bir partneri var. Anlaşıldı; bu işlerin paylaşılması gerekiyor. Acilen birini bulmalıyım. Ebeveynlerimin rolünü bir şekilde biriyle doldurmalıyım. Varsın markette istediğim çikolatalar alınmasın, uğruna gözyaşları içinde tepinerek ağladığım Barbie bebekler reyonlara geri bırakılsın.
Razıyım, yeter ki evdeki eksik listesini bir başkası yapsın. Sadece babamın elinden tutayım, hiçbir şeye karar vermek, hesaplamak, ödemek, taşımak zorunda kalmadan, kaygısızca dolaşayım. Büyükler karar versin, bedelini büyükler ödesin.
Hayatımdaki otonomiden,, kendi kararlarını vermek ve sonuçlarını taşımaktan gelen müthiş keyfin beni ne kadar mutlu ettiğini bilsem de, henüz bunun bedelini taşıyacak olgunluğa erişmemiştim. O çikolataya sahip olmak için gereken bedelleri ödemektense, çikolatasız yaşamaya razı olacağım bir noktaya gelmiştim. Çocukluğum bitmemek için son nefesiyle hayatla pazarlık yapıyordu.
20’li yaşlarım boyunca çoğu zaman hem hayatın kendisine hem de aileme karşı verdiğim bağımsızlık mücadelesi, yerini birdenbire bağımlılık arayışına bırakmıştı. Tabii ben bunun bağımlılık arayışı olduğunun henüz farkında değildim ve adına “bağ kurma ihtiyacı” diyordum.
Bağ kurmak, birini sevmek, hayatımı biriyle paylaşmak istiyorum. Yalnız olmak istemiyorum, yalnızlık insan doğasına uygun değil; hayatla bir başıma mücadele etmek istemiyorum…
Çok mantıklı geliyordu; insanlık var oluşundan itibaren hep topluluklar halinde yaşamıştı, mağaralarda kabileler halinde uyumuştu. Bu arayışı türlü çeşit bilimsel ve psikolojik verilerle donattım. Yıllarca terapide “sağlıklı bağ kurma” üzerine çalıştım. Yüksek lisans tezimi dayanışma ağları kurmak üzerine yazdım.
20’lerin başındaki umarsızlık halinden bir anda sonlarındaki panik haline geçişe yol açan şeyin, hayatımın 27 yaşından sonrasını hiç tasarlamayışım olduğunu fark ettim. Genç bir kadın olarak, hayatımın 27.yılından sonrasını hayal etmemiştim.
Neden 27 bilmiyorum, önemi var mı, olsa da fark eder mi ondan da emin değilim. Neredeyse post-modern bir batıl inanç olarak, 27 yaşında intihar etmemiş olmam beni şaşırttı belki de. Neticede 27’den sonraki sayfaları boş bırakmıştım; ne bir hayal, ne de arzu, ne de peşinden koşulacak doldurulmamış ukte kalmamıştı.
O yaşlara kadar çevremdeki insanlarla üç aşağı beş yukarı hep aynı şeyleri yapmıştık. Binlerce genç, hepimiz okuduk, birlikte liseye gittik, üniversiteye hazırlandık, sınavlar kazandık, mezun olduk, işler bulduk… derken benim için bu zincir bir anda koptu. Arkadaşlarım evlenmeye başlamıştı.
Neslimin 27 yaşında olup da henüz evlenmemiş ilk kadın ferdiydim. Ben yürüyeyim diye benden önce döşenmiş basamaklardan rahat rahat yürürken, ayağım bir anda boşluğa basıverdi. Kaldırım taşları birdenbire bitiverdi. Arkadaşlarımın, ailemin, yakınlarımın yollarına bir göz attım. Onlar Evlilik taşına basıyordu.
Benim yolumda o taşın yeri boştu. Evlenmeyi hiç düşünmemiştim. Çocuk fikriyse dehşete düşürüyordu. Ama yine de insan sevecek, hayatı paylaşacak birini arzuluyordu derken; kendimi o boşluklardan düşüp dating app çukurunda buldum. Allah kurtarsın.
Dating hayatım ve ikili romantik ilişkilerimde hep aynı döngü vardı; önce bağ kurma ve mutluluk, sonra sıkılma ve bunalma, ardından sıkışma hissi. İlişkinin “içine girilmiş bir şey” gibi hissettirmesi, o şeyin dar gelmesi, beni boğması, terk ediş ve kapanış. Bu döngünün bana ait tarafını anlamakta güçlük çekiyordum.
Şimdi anlıyorum. Romantik ilişkilerin hayatımızda bir şeyleri kolaylaştırması beklentisi içindeyiz. İçinde sevgi olan bir bağlanmanın, hayatımızı kolaylaştıracağı ve güzelleştireceği ön kabulu var. Halbuki romantik partnerlik de, en az hayatın diğer alanlarındaki kadar zorlayıcı bir müessese.
Bağlanma adı altında belki de kendimi kandırıyor, hayatın yükünü tek başıma taşımaktan kaçıyordum. Hayat güçleştiğinde, partnerim beni ne kadar seviyor ya da bana ne kadar destek oluyorsa olsun, kendi mücadelemi vermek zorunda oluşum ağır geliyordu.
Güçlüklerden beni kurtaramayan partnerime içerliyor ve uzaklaşıyordum. Bir yandan da, feminist kodlarım hayatın güçlüklerinden kaçıp partnerimin himayesine sığınmama asla izin vermiyordu. Bir kerecik olsun, birlikte yenen yemeğin kendi payıma düşen kısmını ödeyememek fikriyle başa çıkamıyordum.
Kendi payıma düşeni partnerimin ödemesindense, o yemeğe çıkmamayı, hatta o partneri de hayatımdan çıkarmayı daha uygun buluyordum.
Deli olduğumdan değil tabii ki. Modern kadınlar olarak kendi ayaklarımız üzerinde durmak, kimseye, hele de bir erkeğe asla muhtaç olmamak, ekmeğini taştan çıkarmak öğretileriyle büyüdük.
Çok da haklıydık. Annelerimiz, anneannelerimiz ve koskoca kadın hareketi bunu söylüyordu; güç dengesi erkekten yana kayarsa kendimizi bir kafeste bulabilirdik. Çünkü ilişkisel becerileri bizim kadar gelişmemiş, gücü elde etmek için bizler kadar mücadele etmemiş ya da bedel ödememiş olan erkekler, o gücü çok daha kolay istismar ediyor, zayıflığımızdan faydalanmamak gibi bir sorumluluk hissetmiyordu.
Kadın arkadaşlarımla sohbetlerimizden damıttığım, tamamen şahsi bir nitel araştırma çıktısı; dating dünyasında hep aynı sorunla yüz yüzeyiz — ilişkisel anlamda beceriksiz erkekler.
Empati yapmak, dinlemek, kendi hislerini anlamak, ifade etmek, şefkat almak ve vermek, yargılamamak, uyumlu olmak gibi beceriler konusunda doğar doğmaz donatılmaya başlanan biz kadınlar, ikili ilişkilerde bu becerilerden bihaber erkeklerden sürekli şikayet ediyorduk.
Bizler feminist kadınlardık, ilişkinin duygusal yükünü tek başımıza taşımayı reddediyor, erkeklerden ilişkisel beceriler konusunda güncellenip bizimle aynı yerde buluşmalarını talep ediyorduk. Ve bu mücadelemizde sonuna kadar haklıydık.
Tüm bunların yanında, kadınlar için güçlü, özgür ve bağımsız olmanın başka bir ağır bedeli daha vardı; yalnızlık. Romantik ilişkilerden dışlanma. Erkekler tarafından en iyi ihtimalle “zor kadın” olarak tanımlanıp fetişleştirilmek; en kötü ihtimalle manipüle edilerek özgüvenimizin yıkılması, duygusal emeğimizin, enerjimizin, sevgimizin sömürülmesi.
Zayıf erkeklere aşık olan güçlü kadınların zamanla sararıp solduğunu, erkeklerin ise kadınlardan devşirdikleriyle parladığını çok gördüm. Bu bedeli ödemeye de razı değildik. Bu yüzden kavga ettik, kendimizi anlattık, erkekleri terapiye yönlendirdik, bekledik, yorulduk.
Sonunda kimi kadın romantik ilişkilerden elini eteğini çekti, kimi “tamam, bu kadar oluyor demek ki” deyip elindekiyle yetindi, kimi de “cinsiyet bir spektrumdur” deyip diğer renkleri denedi.
Fakat; hayatın zorlukları karşısında afalladıkça koşup saklanmak, bir erkeğin elini tutmak ve evin dışındaki zorlukları ona yıkmak arzusundan ne kadar kurtulabildik?
Rahatsız olduğumuz cinsiyet rollerinin bize düşen kısmını reddederken, o roller yıkıldıktan sonra payımıza düşecek sorumlulukları almak konusunda biz ne kadar istekliyiz? Elbette hem bağımsız olmaya hem de korunup kollanmaya, sevilmeye ihtiyacımız var, hepimizin. Elbette ekmek istediğimiz gibi, güller de istiyoruz.
Ama bizler, rekabet etmek, hırslı olmak, gerektiğinde yırtıcı olmak ve tuttuğunu koparmak, yönetmek, direktif vermek, stresli anlarda sakin kalmak, zor kararlar almak, pazarlık yapmak gibi erkekliğe atfedilen becerileri edinmek istiyor muyuz? Gerektiğinde ellerimizi kirletmek ve zor kararlar almak konusunda ne kadar istekliyiz?
Ekonomik iyilik halimizi bir başkasının sorumluluğuna bırakmamak adına zor seçimler yapmaya ne kadar hazırız? Erkeklerden öğrenecek hiç mi bir şeyimiz yok?
Bir akşam İşten eve döndüm. Hiç oturup ayaklarımı uzatmadan hızlıca yiyecek bir şeyler hazırladım. Çünkü bu yorgunlukla bir oturursam bir daha kalkamam. Yemeğimi yerken izlemek için uyduruk bir şeyler açıp karşısına geçiyorum, karnımı doyuruyorum.
Biraz dinlendikten sonra hemen kalkıp ev işleriyle uğraşmalıyım, yoksa haftasonuna kalır ve haftasonumu ev işleriyle harcamak istemiyorum.
Balkona çıkıp tam üç gündür asılı duran çamaşırlarımı nihayet topluyorum. Geçen hafta topladığım ama hala katlayıp yerleştirmediğim temiz kıyafet yığınının üstüne bırakıyorum. Sonra tekrar balkona çıkıyorum ışığı ve kapıyı kapatmak için. Tam o sırada iki tane dev örümcekle göz göze geliyorum.
Sakince derin bir nefes alıp seçeneklerimi değerlendiriyorum. Bir şekilde tutup balkondan atmak? İmkansız. Bunu yapabilen insanlara saygım sonsuz, ama ben? Asla. Öldürülmek için fazla büyükler; elimi kaldırsam karşılığında tokat yiyecekmişim gibi geliyor.
Ah diyorum yanımda babam olsaydı şimdi… Çığlık ata ata yanına koşardım, o da ne kadar korksa da belli etmemeye çalışarak bir şekilde beni kurtarırdı örümceklerden. Eski sevgilim geliyor aklıma, “inanamıyorum nasıl eline alabiliyorsun, çok acayip” diyorum odamıza giren böceği dışarı atmaya çalışırken.
“Ya ben de korkuyorum aslında, ama sen yanımda olduğun için korkmuyor gibi yapıyorum” diyor. Yaaa, ah diyorum bir sevgilim olsa… Feryat figan yanına koşup tüm dehşetimi üstüne salıp yardım istesem. Nasılsa ne kadar korkuyor olursa olsun bir görev ve mecburiyet bilinciyle gelip durumun icabına bakar. Ah… diyorum, BAŞIMDA BİR ERKEK OLSAYDI!…
Şaka şaka, sabah uyandığımda gitmiş olmalarını umarak balkon kapısını kapatıp içeri geçiyorum, tedirgin bir şekilde uykuya dalıyorum. Ben yetişkin(!) ve güçlü(!) bi’ kadınım.
Erkeklerin hayatı tüm bu gerçekliklerden “korkmuyor gibi” yapmakla geçiyor. Çünkü toplumsal olarak buna yönlendiriliyorlar. Cesur, atak, korkusuz olmak, kırılganlıklarını gizlemek, ilk adımı atmak, kaçmamak, ağlamamak…Ben de yeterince uzun süre korkmuyor gibi yapsam, korktuğumu unutur muyum?
Erkeklerin ne kadar kendileriyle temas etmeye, hislerini daha iyi dile getirmeye, empati kabiliyetlerini geliştirmeye ihtiyacı varsa; bizim de savaşmayı, bedeli ne olursa olsun bağımsız kalabilmeyi, yalnız olabilmeyi, cesur kararlar alıp sonucunu taşıyabilmeyi öğrenmemiz gerekiyor.
Erkeklerin toplumsal olarak teşvik edildiği, “maskülen erdemler” diye paketlenmiş özellikler — rekabet, cesaret, buyurganlık — onların yolunu açıyor. Güce daha hızlı ulaşabiliyorlar. Ama o gücü elde edince de çoğunlukla pervasızca, sorumsuzca kullanıyorlar. Başarıya kadınlardan daha kolay eriştikleri için, bedelini ödemedikleri bir gücü istismar etmeleri de kolay oluyor.
Ve işte taciz tam da bu zeminde ortaya çıkıyor: eline güç geçmiş erkeklerin, kadınların sınırlarını ihlal etmeyi hak görmesinden. Kadını desteklemek yerine istismar etmeyi seçiyorlar. “Onu yükselteceksem dokuna da bilirim, buna hakkım var” diyebiliyorlar.
Bizlerse küçük prensesler olmak için yetiştirildik. Tatlı, sevimli, uyumlu, anlayışlı, kibar ve güleryüzlü olduğumuzda övüldük hep. Kararlı davranırsak “inatçı”, yenilikçi olursak “asi”, olduk; yaramaz, kavgacı, çapkın, burnunun dikine giden tipler olmamız hiç saygı görmedi, bunlar erkeklerde sevilen ve hatta övülen özellikler olmasına rağmen.
Biz uzlaşmaya, ilişkisel becerilere hazırlandık; onlar rekabete, güç kullanmaya. Biz hayatı uyumla idare etmeyi öğrendik, onlar hayatı zorlayarak ele geçirmeyi.
Ama artık prensesliğimizden eser kalmadı. Hırslarımız var, rekabet etmek, savaşmak ve kazanmak istiyoruz. Güç, makam, prestij ve para istiyoruz. Türkiye gibi iki yüzlü bir toplumda bile tacizcimizi ifşa edecek kadar güçlüyüz. Her şeyin ötesinde, sorgusuz sualsiz birbirimizin yanındayız.
Günün sonunda hiçbir zorluğun altında yıkılıp kalmayacağız, öyle ya da böyle aşacağız. Çünkü yardım sandığımız şey — babamızın, sevgilimizin gelip elimizden tutması — artık yeterli değil. İstesek de istemesek de büyüdük. Hayatla baş ediyoruz. Belki de anlamalıyız ki gücümüzü fark etmemek, kabullenmemek, ya da kullanmamak bizi kafese kapatmış.
Belki de en büyük manipülatörümüz kendimiziz. Geldiğimiz noktada bile hâlâ “beyaz atlı prens” fantezisi içimizde yaşıyor. Kendi ayakları üstünde duran, özgürce yaşayan kadınlar olduk ama içimizdeki bağımsızlık korkusu kaybolmuş değil. Hayatımızın direksiyonuna geçmek için yüzyıllarca mücadele ettik; ama şimdi elimizde direksiyonla ne yapacağımızı bilmiyoruz.
Bugün Türkiye’de birbiri ardına gelen taciz ifşaları, bir yandan adaletin işlevsizliğinin bir sonucu, bir yandan hepimizin özel hayatlarında yaşadığı güç dengesizliğinin kamusal alanda vücut buluşu, bir yandan kadınların kendi içindeki gücün keşfi, diğer yandan da kadın mücadelesinin bir kazanımı.
İfşalar, yalnızlık ve korunmasızlık korkusunun yarattığı güçsüzlük illüzyonunu kırıyor. Devletin, adaletin ya da bir “güçlü erk sahibinin” bizi korumasını beklemek yerine, biz konuşuyoruz.
Erkeklerin yüzyıllardır baskı ve şiddet mekanizmalarıyla elde ettikleri gücü istismar ettiklerinde, onları ifşa etmek, cancel’lamak, adil bir toplumda bedel ödemelerini sağlamaya çalışmak feminist mücadelenin bir parçası oldu. Ama bir sonraki adımı da düşünmeliyiz: O gücü ve erki kendimiz ele geçirmek için mücadeleye soyunmak.
Sonuçta büyüdük mü bilemiyorum, ama mücadelemiz büyüdü orası kesin. İş yerinde mobbinge uğradığımda ağlayarak ana ocağıma geri dönme dürtüm yerini kalıp savaşma isteğine bıraktı, burası benim için yeni. “Ay ben yapamayacağım galiba” dediğim her şeyi bir şekilde yaptım.
Belki büyümek tam da budur: kaza yapmaktan korkarak direksiyonu devretmek yerine, düşe kalka öğrenmek. Korkuyla, tereddütle, bazen gözyaşlarıyla ama inadına ellerimiz direksiyonda artık. Ve yollar bizim, buradan dönüş yok.
[1] “Sindirella Kompleksi” terimi, Colette Dowling’in 1981’de yayımlanan aynı adlı kitabından geliyor. Dowling, bu kitapta kadınların bilinçdışı olarak “kurtarıcı bir erkek” tarafından hayatlarının kolaylaştırılmasını beklediklerini ve bu beklentinin onları bağımsızlıktan alıkoyduğunu anlatıyor.
Kitap, feminist tartışmalarda kadınların toplumsal ve psikolojik olarak güçlenmelerinin önündeki görünmez engelleri görünür kılan önemli bir eser kabul edilir.
[2] “Bread for all, and Roses, too” sloganı, ilk olarak 1912’de Amerika’daki kadın işçi grevlerinde kullanıldı. Burada “ekmek” maddi ihtiyaçları, hayatta kalmayı ve ekonomik bağımsızlığı temsil ederken, “güller” ise hayatın estetik, duygusal ve ruhsal tatminini, yani sevgi, özgürlük ve keyfi simgeliyor. Slogan, hem hayatta kalmak hem de yaşamın güzelliklerini talep etme hakkını vurguluyor.
İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre, Türkiye genelinde sahipsiz sokak hayvanlarının büyük bir kısmı toplandı; 51 ilde…
Bir topikal bileşenin Botox benzeri sonuçlar verebileceğini iddia etmek, gerçek olamayacak kadar iyi görünüyor. Gerçekten…
Pazar haftanın en güzel günüdür. Geride kalan günlerin esaretine bir günlük salıverilmedir. Dünyanın bıkkın seyrine,…
L'Occitane en Provence , Provence’daki mimoza mevsiminden ilham alan yeni ve sınırlı sayıda üretilen kokusu…
Karadeniz’in hırçın mavisiyle uysal yeşilinin birleştiği o büyülü eşikte, Doğu Karadeniz’in giriş kapısı Ordu, yalnızca…
Adana’da karnavalın ötesinde, lezzetle kurulan bir hikâyenin içinden geçiyoruz. Bu hikâyede şehrin hafızası, üretme biçimi…