İş dünyasında neredeyse her gün yeni bir ödülle karşılaşıyoruz. Yılın iş insanları, yılın CEO’ları, en vizyoner liderler, en yenilikçi şirketler, en hızlı büyüyen markalar, en güvenilir kurumlar… Ödül kategorilerinin çeşitliliği bir yana, dağıtılan ödüllerin sayısına yetişmek bile güç. İnsan ister istemez merak ediyor: Bu kadar çok ödülü kim, hangi ölçütlere göre ve ne
kadar titiz bir değerlendirme sonucunda dağıtıyor?
Üstelik ödüllerin bir kısmı ulusal sınırları da aşıyor. Uluslararası başarı ödülleri, küresel liderlik unvanları, dünyanın en iyileri… Gösterişli isimler, görkemli törenler, gururla paylaşılan fotoğraflar.
BAŞARI MI ÖDÜLLENDİRİLİYOR, ÖDÜLLENDİRİLMEK Mİ PAZARLANIYOR?
Bazı ekonomi yayınları, organizasyon şirketleri ve çeşitli kuruluşlar, başarıyı değerlendirmekten çok başarıya görünürlük kazandıran ticari bir düzenin parçası gibi çalışıyor. Ödülün kendisi için bir bedel talep edilmiyor belki. Ancak reklam sayfaları, özel röportajlar, sponsorluk paketleri ve tanıtım anlaşmaları devreye giriyor. Böylece ödülün etrafında son derece zarif bir ticari ilişki kuruluyor.
Kimse ödül satın almıyor. Herkes reklam veriyor!
Bu ilişkinin iki tarafı da oldukça memnun görünüyor. Ödülü veren kuruluş gelir elde ediyor, ödülü alan şirket prestij kazanıyor. Bir taraf başarıyı ilan ediyor, diğer taraf ilan edilen başarıyı kendi iletişim kanallarında yeniden duyuruyor. Son derece uyumlu, neredeyse kusursuz bir simbiyotik ilişki.
Üstelik herkes birbirinin başarısına katkıda bulunuyor. Reklam veren ödüllendiriliyor, ödüllendirilen reklam veriyor. Döngü tamamlanıyor.
Elbette bağımsız değerlendirmelere dayanan, saygın ve gerçekten hak edilmiş ödüller de var. Sorun ödül verilmesinde veya şirketlerin reklam yapmasında değil. Sorun, ticari ilişkinin bağımsız bir başarı değerlendirmesi gibi sunulmasında.
BAŞARI EKİP ÇALIŞMASI, FOTOĞRAF İSE TEK KİŞİLİK
Bir de bu düzenin yıldızları var: Her yerde görünmek isteyen yöneticiler.
Bazı yöneticiler için şirketin herhangi bir başarısı, aynı zamanda kişisel bir fotoğraf fırsatı anlamına geliyor. Açılışlarda, toplantılarda, konferanslarda, ödül törenlerinde ve basın açıklamalarında mutlaka bulunmaları gerekiyor. Hatta bazen projeyle ilgileri, fotoğraf çekileceği gün haberdar olmalarından ibaret olabiliyor.
Bir ekip aylarca çalışıyor. Araştırıyor, geliştiriyor, üretiyor, sorun çözüyor. Sonunda ortaya başarılı bir iş çıkıyor. Ancak fotoğraf çekileceği zaman, bütün bu emeğin önüne geçmekte oldukça maharetli birileri beliriyor.
Bazı şirketlerde yöneticinin görünürlüğü, şirketin performansından daha önemli bir göstergeye dönüşüyor. Kaç konferansta konuştuğu, kaç dergide yer aldığı, kaç ödül aldığı, kaç fotoğrafının yayımlandığı büyük bir titizlikle takip ediliyor.
Oysa kaç insan yetiştirdiği, kaç çalışanın gelişimine katkıda bulunduğu, hangi kalıcı değeri yarattığı ve kendisi olmadan da işleyebilecek nasıl bir kurum oluşturduğu pek gündeme gelmiyor.
İşin ilginç yanı, başarı söz konusu olduğunda yöneticinin katkısı son derece belirginleşirken, başarısızlıkta sorumluluk hızla dağılıyor. Başarı yukarıya, sorumluluk aşağıya doğru hareket ediyor. Kurumsal hayatın yer çekimine meydan okuyan nadir olaylarından biri de bu olsa gerek.

ŞÖHRET VE İTİBAR
Bütün bu görünürlük çabasının arkasında ise birbirine sıkça karıştırılan iki kavram bulunuyor: Şöhret ve itibar… Şöhret, insanların sizi tanımasıdır. İtibar ise tanıyanların size güvenmesidir. Şöhret için görünür olmak yeterli olabilir. İtibar ise görünür olmadığınız zamanlarda da doğru işler yapmayı gerektirir.
Şöhretin reklam bütçesi vardır; itibarın ise geçmişi, tutarlılığı ve bıraktığı izler.
Ne var ki iş dünyasının bazı aktörleri, şöhreti itibarın yerine koymakta oldukça başarılı. Hatta bu başarıları için de ödüllendiriliyorlar. Bu düzen yalnızca ödül organizasyonlarıyla sınırlı değil. Sosyal medya dünyasında da benzer bir ilişki karşımıza çıkıyor.
Kendilerini kanaat önderi olarak tanımlayan bazı influencer’lar, ürünleri ve markaları büyük bir samimiyetle tavsiye ediyor. Tavsiyenin arkasındaki ticari ilişki ise her zaman aynı açıklıkla görünmüyor.
Bir ürün dünyanın en iyisi olarak tanıtılıyor. Bir süre sonra rakibi de aynı sıfatı hak ediyor. Kanaatler değişiyor, kampanyalar yenileniyor, takipçiler etkilenmeye devam ediyor.
Elbette reklam yapmak, sponsorluk almak veya ticari iş birliği kurmak başlı başına yanlış değil. Yanlış olan, satın alınmış bir tanıtımın bağımsız bir kanaat gibi sunulması. Çünkü bütün bu ilişkilerin ortak hammaddesi aynı: Güven… Ve güven, pazarlanabilecek en değerli ürünlerden birine dönüşüyor.
SESSİZ BAŞARILAR
Bu gösterişli dünyanın dışında başka bir iş hayatı da var. Üreten, istihdam yaratan, vergisini ödeyen, çalışanının hakkını gözeten, gençlere meslek öğreten, bilgisiyle ve görgüsüyle çevresine değer katan insanlar ve kurumlar…
Bu insanların bir kısmını ödül törenlerinde, dergi kapaklarında veya konferans kürsülerinde sıkça görmüyoruz. Çünkü başarılarını görünür kılmaktan çok, işlerini iyi yapmaya odaklanıyorlar.
Belki de kendilerini anlatmaya ayıracakları zamanı, yeni bir değer yaratmak için kullanıyorlar.
Bazı yöneticilerin duvarlarında onlarca plaket asılı. Bazılarınınsa yetiştirdiği onlarca yönetici bulunuyor.
ÖDÜL ENFLASYONUNUN ETKİSİ
Üstelik bu mesele yalnızca şirketlerin veya yöneticilerin kişisel tercihleriyle sınırlı değil. Toplumun başarıya bakışını da etkiliyor.
Gençlere çalışmayı, öğrenmeyi, üretmeyi ve dürüst olmayı öğütlüyoruz. Ancak alkışladığımız insanlarla bazen bambaşka bir başarı anlayışını örnek gösteriyoruz. Çünkü ödül enflasyonu da ekonomik enflasyona benzer. Sayı arttıkça, hak edilmemiş olanlar çoğaldıkça değeri aşınır.
Ve bütün bu gösterinin sonunda geriye küçük ama önemli bir soru kalır:
Alkışladığımız şey gerçekten başarı mı, yoksa başarının iyi pazarlanmış bir fotoğrafı mı?






