New York’ta Pratt Institute’de fotoğraf eğitimi alan Nur Güzeldere, ilk kişisel sergisine hazırlanıyor. Pratt Institute’nin her yıl yalnızca iki öğrencisine çalışmalarını kişisel bir sergiyle izleyiciyle buluşturma imkânı sunduğu programda, bu yıl seçilen iki isimden biri Nur Güzeldere.
Nur’un kadın ve tekstili odağına alan fotoğraf serisi, 14-26 Eylül tarihleri arasında Pratt Photography Gallery’de sergilenecek. İlk kişisel sergisi, Güzeldere’nin fotoğraf eğitimi boyunca geliştirdiği bakışın yanı sıra, kendi görsel dilini oluşturma yolculuğunun da ilk önemli adımı. Sergi öncesinde Nur Güzeldere ile fotoğraf yolculuğunu ve ilk kişisel sergisini konuştuk.
Fotoğraf hayatına ne zaman, nasıl girdi? Fotoğrafçı olmaya karar verdiğin ilk anı hatırlıyor musun?
Fotoğraf çekmeye telefonumla başladım, çocukken bahçede yürüyüp çiçek ve ağaçların fotoğraflarını çekmeye bayılıyordum. Çok dramatik ya da ilginç bir karar anım yok, ama her zaman içimden beni sanat üretmeye çeken bir ses vardı. Onu takip etmeye devam ediyorum.
Eğitim sürecinde fotoğrafla ilişkin nasıl değişti? Başladığın noktadaki Nur ile bugün sergi açmaya hazırlanan Nur arasında ne fark var?
Pratt Institute’de fotoğraf ana dalı ve sanat tarihi yan dalı okuduğum için sanatı daha akademik bir bağlamda düşünmeye başladım. Derslerde arkadaşlar ve destekleyici profesörlerle tanıştıkça bakış açımın genişlediğini hissettim, aynı zamanda teknik bilgimi geliştirdim. Başladığım noktaya göre şu an kendime ve vizyonuma daha çok güveniyorum.
Fotoğraf senin için öncelikle bir anlatma biçimi mi, bir gözlem biçimi mi, yoksa kendini ifade etme yolu mu?
Aynı anda hepsi diyebilirim… Çünkü kafamda üçü de aynı şeyi ifade ediyor ve kelimeler birbirinin yerine geçebiliyor.
İlk kişisel serginin merkezine tekstil ve kadını koymanın özel bir nedeni var mı? Bu iki kavram senin için nerede kesişiyor?
El yapımı halı üretmenin zahmetli süreci bana kadınların ilişkilerde ve hayatta taşıdığı yükü hatırlatıyor. İkisinin de görünmez, dile getirilmemiş, arka plana atılmış ama önemli bir fedakarlık olduğunu görüyorum… Bu iki durumun görsel benzerliklerinin kesişimini düşünürken, projenin ilk adımları gelişti.
Fotoğraflarında kadın daha çok özne mi, anlatıcı mı, yoksa tekstilin kendisiyle birlikte hikâyenin bir parçası mı?
Fotoğraflarımı muğlak ve ucu açık bırakmayı seviyorum… Çünkü bence bu sorunun cevabı tamamen seyirciye ait… Seyirci kendi duygusal yüküyle fotoğrafı algılıyor, ben de hikayeyi kendi bakış açısıyla yorumlamasını istiyorum.
Sergideki kadınların gerçek hayatlarından yola çıkıyor musun, yoksa daha çok kurduğun görsel dünyanın karakterleri olarak mı varlar?
Bu projede gerçek hayat yerine daha çok kurgu kadın figürlerini düşündüm. Leyla ve Mecnun, Aşık Garip, Ferhat ile Şirin, Binbir Gece Masalları, Şahmeran mitolojisi gibi kültürümüzün önemli figürlerini araştırıp onlardan ilham aldım, ama spesifik olarak onları tekrardan yaratmak gibi bir amacım yoktu.
Bir fotoğrafı çekmeden önce senin için en önemli şey nedir: ışık, mekân, model, tekstil, renk, beden, duygu?
Duygu benim ilk referans noktam… Çünkü projelerim hep kişisel bir noktadan başlıyor. O duygu ve içsel dünyayı keşfetmek hep ön planda, teknik taraf olan ışık, mekan, model genelde daha sonradan geliyor. Onları duygunun tamamlayıcı parçası olarak planlıyorum.
Fotoğraflarında tekstilin dokusunu izleyiciye hissettirmek önemli mi? Fotoğrafın iki boyutlu yüzeyinden üç boyutlu bir his yaratmayı nasıl başarıyorsun?
Tekstil dokusunu iki boyutlu fotoğrafta yansıtmak düşündüğümden daha zor bir süreçti. Eserlerin normal kağıt baskıya göre üç boyutlu hissedilmesi ve heykel niteliği taşıyan objeler olmasını istediğimden, tekstil ve insan derisi hissini aktarmak için bazı fotoğrafları çarşaf gibi kumaşlara ve alüminyum metal levhalara UV ışık baskı tekniğiyle aktardım.
New York gibi görüntünün, sanatın ve farklı kültürlerin sürekli birbirine karıştığı bir şehirde çalışmak fotoğraf dilini nasıl etkiledi?
New York’ta sürekli müze ve galerilerde yeni sergiler gezmek, hep ilginç işlerle karşılaşabilmek çok büyük bir ayrıcalık. Bunu üniversite eğitiminin bir parçası olarak yaşadığım için çok şanslı hissediyorum. Aynı zamanda beni daha kapsamlı biri yaptığını hissediyorum.
İstanbul ile New York arasında fotoğrafçı olarak nasıl bir bağ kuruyorsun? İki şehir senin görsel hafızanda nasıl yan yana duruyor?
Kültürel olarak farklar olmasına rağmen görsel hafızamda iki şehrin de kalabalık ve kaotik olması büyük bir bağlantı noktası. Diğer görsel bağlantı, su kenarında olmak ve onun bana getirdiği sakinlik.
Fotoğrafçılıktan biraz da küratörlüğe geçtiğin bir süreç yaşadın mı?
Kesinlikle, bu benim ilk küratörlük deneyimim oldu. Staj yaptığım Bruce Silverstein ve Cristin Tierney galerilerinde edindiğim deneyimlerin büyük yardımı olduğunu düşünüyorum. Küratörlük sürekli problem çözmeyi gerektiriyor. Bu anlamıyla yapımcılığa da benziyor. Mükemmeliyetçi bir tarafım olduğu için bana bazı konularda gereksiz inatçı olduğumu ve rahatlamam gerektiğini hatırlattı.
Bir fotoğrafçı için “görmek” ne demek sence?
Benim için görmek, önce sadece gözlem yapmaktan başlıyor. Stüdyoda çekim yaparken bir karar vermeden önce beklemek, detayları fark etmek, aceleyle hareket etmemek, görmeyi zenginleştiriyor. Sonuç odaklı çalışmak yerine, sürece odaklanmaya yardım ediyor.
Bu sergi senin için bir başlangıçsa, bundan sonra hangi hikâyelerin peşinden gitmek istiyorsun?
Önümüzdeki sene mezuniyet ve tez projesi üzerine çalışacağım için yeni hikayeler çekmek bu yolculuğun önemli bir parçası olacak. Şiir, deneme, roman, şarkı sözleri ve genel olarak edebiyat benim için önemli bir ilham kaynağı, özellikle Anne Carson’ın eserlerindeki antik ve çağdaş dünyayı şiirsel bir şekilde birleştiren dil, yapacağım yeni çekimlerde bir referans olacak.
Dijital Detoks ve 'Aptal Telefon' (Dumbphone) Akımı: Yeni Bir Lüks mü? Katlanabilir yüksek çözünürlüklü ekranlar,…
Borsadaki haramîlere karşı 'mecburiyet'ten düzenlemeler Çok daha önceden alınması gereken önlemleri geç de olsa almak,…
“Yaşam öykülerimizin bir bir paralanan yaprakları, yazıldıkları alfabe unutulacakmış gibi, okunacakları güne alelacele varmak istiyorlar.’’…
Bodrum’dan Leros’a, Leros’tan Bodruma Ege’nin İki Yakası Arasında Başlayan Bir Lezzet Yolculuğu Anadolu Mutfağının Lezzetleri…
Yürek dağlayan, insanın içini acı ve öfkeyle dolduran bir karanlıkla yine karşı karşıyayız. İzlemeye dahi…
İstanbul, sokaklarında binlerce yıllık hikayeler barındıran devasa bir hafıza mekânı. Bu hafızanın en canlı, en…