Sabahları oradan oraya gidip gelen onca insanın yeni bir güne başladıklarını algılamaktan biraz uzak olduklarını düşünüyorum. Otomatik olarak yola koyulup, fiziksel varlıklarını, görünmeleri gereken bir yere doğru koşar adım götürüyorlar sanki.
Uyanık görünmeyi becerdiğim sabah saatlerinde işyerine varıp, masama oturduğumda, geçiştiremediğim bir endişe ile baş başa kalıyorum. Yıllardır aynı yoldan aynı saatlerde gidip geldiğim halde, yol boyu gözüme çarpan bir değişiklik, bir izlenim, tanıdık bir insan yüzü usumda canlanmıyor.
Tek derdim önüme gelen ilk işle baş edebileceğim yeterlikte bir uyanıklığa kavuşmak oluyor.
Sabah sabah tüm uyur-giderler, geminin ardında giden filika gibi çekildikleri yönde seyir ediyorlar. Fikrine ihtiyaç duyulmayan, çağrılıp da beklenmeyen birinin şaşkınlığında bakınan, sağlanan güvenliğine karşılık, dilsiz, dümensiz filikalar gibi.
Topallayanları, baston kullananları saymazsak çoğu insanın yürüyüş kıtaları halinde uyukladığını, başlayan günden dişe dokunur bir beklentileri olmadığını fark ediyorum. Bu saatlerde savaşta olsalar topu birden ilk gümleme sesine kelebek etkisi ile yığılırlardı.
Uykusunda gülümseyenleri, konuşanları, yürüyenleri, ayırt etmek olanaksız. Sirenler, gök gürültüleri, satıcıların perde perde yükselen sesleri içinde kıvrılıp kalmış uyku kalıntısı itip kakan güne hiç aldırmıyor.
Giderayak uyanmaya başlayanların yüzünde hafif bir mahcubiyet beliriyor. Hani akşamları yapraklarına kapanıp, güneşi görünce, yaprak yaprak açılan bitkiler biliriz ya. Bu saatler; ışığın pencerelerden içeri uğradığı, yolları aydınlattığı, omuzları ısıttığı saatler olsa da, sokaklara dökülenleri, yapraklarının yarısını açmakta direnen bitkiler gibi düşünüyorum.
Açılınca göreceğiz; kim küstüm otu, nilüfer, yonca, akşamsefası.
Başlamak için insanların uyanmasını bekleseydi, nasıl bir döngüye dönüşürdü gün. Gece, üzerinde uyuyanları sabah olunca silkelemese kaçımız dökülürdü yollara. Dünyanın iki yarım kürede sıra ile uyuduğunu varsayarsak, beyin yarım kürelerimizin; her zaman bir araya gelemeyen, algı, yorum ve işbirliğini sürdüremediğini düşünmek gerekiyor.
Övülen, yaşanası, biricik, çarşılı, pazarlı, incili, boncuklu yeryüzünden bize kalan beton katarları içinde bir yolculukmuş. Toplamı geliş-gidiş bir ömür diye dayatan uyanıklara vereceğimiz daha incelikli yanıtları hazırlamak gerek.
Safa Özkızıltan






