Üç tarafı denizlerle çevrili bir coğrafyanın çocuklarıyız.
Bu cümle, ilkokul sıralarından itibaren zihnimize kazınan coğrafi bir bilgiden çok daha fazlasını ifade eder aslında.
Bizim için deniz, sadece bir sınır çizgisi değil; mutfağımızın karakteri, soframızın neşesi ve kültürel belleğimizin en derin yansımasıdır.
İstanbul’un gümüş bir gerdanlık gibi parlayan Boğaz’ından Ege’nin lacivert derinliklerine kadar uzanan bu mavi vatan, binlerce yıldır gastronomi kültürümüzün ana damarlarından biri oldu.
Antik çağlardan bu yana balık, bu toprakların en kıymetli hazinesi sayıldı.
Bizans mutfağının vazgeçilmezi olan palamut, Osmanlı saray sofralarında zarafetin sembolüydü.
Balık, bizim için sadece bir protein kaynağı değil, bir buluşma bahanesidir.
Balık sofrasının adabı, boğaz kıyısında yenilen bir balık ekmeğin kokusu veya bir lakerdanın damakta bıraktığı o kadifemsi doku, toplumsal hafızamızın yapı taşlarını oluşturur.
Ancak bugün, o görkemli geçmişin ve zengin mutfak kültürünün üzerinde karanlık bulutlar dolaşıyor.
Denizlerimizle olan bağımız her geçen gün biraz daha inceliyor.
Geçmişe şöyle bir baktığımızda, Marmara Denizi’nin bir zamanlar dünyanın en zengin biyolojik koridorlarından biri olduğunu görürüz.
Eskilerin anlattığı o “denizden babam çıksa yerim” bolluğu artık bir nostaljiden ibaret.
Bir zamanlar İstanbul sofralarının tacı olan uskumruyu bugün ancak ithal tezgâhlarda görebiliyoruz.
Lüferin, o “boğazın efendisinin” nesli tehlike altında.
Kılıç balığı neredeyse kıyılarımıza uğramaz oldu.
Orkinosların göç yolları çoktan kapandı.
Biz sadece balık türlerimizi değil, o türlerin etrafında şekillenen lezzet haritamızı ve mutfak tekniklerimizi de kaybediyoruz.
Türk balıkçılık sektörü, bugün yapısal bir tıkanıklığın tam merkezinde duruyor.
Sektörün en büyük sorunu, kaynaklarımızı sonsuzmuş gibi harcamamızdan kaynaklanıyor.
Aşırı avlanma, kaçak yöntemler ve denizlerimizi bir atık çukuru gibi kullanmamız, ekosistemi can çekişir hale getirdi.
Endüstriyel balıkçılığın yarattığı baskı, geleneksel kıyı balıkçılığını yok ederken deniz tabanındaki yaşamı da geri döndürülemez şekilde tahrip ediyor.
Deniz kirliliği ve küresel iklim değişikliğiyle gelen istilacı türler, yerli popülasyonun yaşam alanını her geçen gün daraltıyor.
Konuya bir gastronomi ve mutfak kültürü köşe yazarının penceresinden bakınca durum daha da vahim bir hal alıyor.
Gastronomi, ham maddenin varlığına göbekten bağlıdır.
Denizde balık biterse, o balığın etrafında gelişen bin yıllık tarifler, saklama teknikleri ve sunum sanatı da ölür.
Bugün restoran menülerinde balık bulmak oldukça pahalı ve lüks bir hale geldi.
Tedarik zincirindeki kopukluklar ve yüksek maliyetler, balığı halkın sofrasından uzaklaştırıyor.
Bir zamanlar en ucuz ve ulaşılabilir gıda olan balık, artık sadece seçkin bir azınlığın ulaşabildiği bir “gastronomik obje”ye dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya.
Sektörün geleceği, aslında doğa ile barışık bir yönetim anlayışında yatıyor.
Balıkçılığı sadece “avlamak” olarak değil, “yaşatmak ve yönetmek” olarak görmek zorundayız.
Deniz koruma alanlarının artırılması, av yasaklarının bilimsel temellerle sıkılaştırılması ve ekosistem odaklı bir balıkçılık yönetimi artık bir seçenek değil, bir zorunluluktur.
Eğer bugün radikal adımlar atılmazsa, gelecek nesillere bırakacağımız tek mutfak mirası, dondurulmuş ithal balıklardan ibaret kalacak.
Balıkçılık sadece ekonomik bir faaliyet değil, bir kültürün devamlılık mücadelesidir.
Bizim görevimiz, o gümüş pullu hazinelerin sadece hikâyelerde kalmasına izin vermemek.
Denizlerimizi korumak, tabağımızdaki lezzeti, soframızdaki kültürü ve bu toprakların ruhunu korumaktır.
Unutmayalım ki, deniz susarsa mutfağımız dilsiz kalır.
Geleceğin gastronomisi, bugünün sürdürülebilirlik bilinciyle şekillenecek.
Mavi derinliklerin sesine kulak vermenin zamanı geldi de geçiyor bile.
UNUTMAMAMIZ GEREKEN GERÇEK
Doğayı korumayan bir sektörün geleceği, yalnızca boş ağlardan






