Yunanistan’ın en büyük adasıdır Girit. İki tane havaalanı var, bir tanesi Kandiye de -Herakleion diğeri Hanya da -Hania .
Yunanistan’ın çoğu adasına gemiyle veya tekne ile gidilir ama Girit’e kesinlikle uçakla gitmeyi öneririm. Atina’dan 55 dakika süren bir yolculuktan sonra Herakleion şehrine ulaşılır.

İlk uğrayacağım yer önce 4000 senelik tarihe sahip Knossos sarayının kalıntıları ve ardından Kazancakis’in mezarı.
Efsane ve hakikat arasındaki binlerce hikayeler okuduk Knossos sarayı ve Minos uygarlığı, felsefesi ve tarihi için.
Minotavros ve Ariadni, Labirent hikayeleri ve en bilinen İkaros ve Dedalos’un mumdan yapılmış kanatlarla uçmaları bu bölgenin efsaneleri arasında.
Nobel ödülü sahibi günaha son çağrı ve zorba romanlarının yazarı Nikos Kazancakis 1883 yılında bu şehirde doğmuştu. 1957’de Almanya’da vefat etmesine rağmen Herakleion ‘a defnedildi. Mezar taşının üstündeki yazı şöyle der
Hiçbir şey ummuyorum,
Hiçbir şeyden korkmuyorum
Özgürüm.
Herakleion aynı zamanda bir üniversite şehri
Genç bir nüfusa sahip olduğundan gözün gördüğü her yer kafelerle dolu. Kafenes tu Kayabi, Peskesi, İppokambos, Rakomelo ise sevdiğim lokantalar arasında .
Girit adasında gezilecek o kadar çok yer var ki neredeyse her gün bir şehir değiştirdik. Heraklion’dan Hersonisos’a doğru seyahatimize devam ederken Alaçatı tabelası bizi şaşırttı.
Mübadele döneminde Alaçatı‘dan giden büyük bir Rum kesim adaya geldiğinde bu köye yerleşip köyün adına da Alaçatı demişler. Aynı şekilde birkaç km. ötede Çeşme köyüne rastladık. Alaçatılılar Derneği Başkanı neredeyse her sene İzmir Alaçatı‘ya büyük bir grupla gidip köylerini ziyaret ediyorlarmış.
Hersonisos köyü tam bir eğlence merkezi
Sabaha kadar müzik ve dans, öğleden sonra deniz, sonra yemek ve yine eğlence. Bizim tarzımızda olmadığını gördüğümüzde hemen arabamıza binip köy değiştirmeye karar verdik. Bambaşka bir dünyada olan Kutulufari ve Piskopiano köylerinde zaman durmuştu sanki. Tam eskilerde kalmış köy hayatı.
Buralarda epeyce vakit geçirip kocaman bir çınar ağacı altında ufak bir lokantada kabak çiçeği dolmaları, ot çeşitleri, köy salatası ve peynirli bir böreğini Girit rakısı eşliğinde tatıktan sonra yolculuğumuza devam ettik.
Yol üstünde Avdu ve Ano Kera köylerine rastladık
Her çınar altı lokanta veya kahvehanede mutlaka durup Girit’in meşhur otlu böreklerini, çikudiayı (Girit in ev yapımı anasonsuz rakısı) eşliğinde denedik
.
Yolculuğumuzun 4. gününde Hania ve Rethimno ‘ya doğru ilerlerken Mohlos köyünde bir mola verip güneşte kurutulmuş ahtapot, deniz suyunda pişmiş balık çorbası, marathopita ve arapsaçı ile pişmiş sübye denedik. Yolumuza devam ederken müthiş bir güneş batışına tanık olduk. Toplu manastırını ziyaret edip hem güneş batışını, hem de manastırdaki bağlardan elde edilen çok özel şarapları deneme fırsatımız oldu.
Manastırın satış reyonundan denediğimiz mis kokulu şaraplardan alıp bagajımıza yerleştirdikten sonra Erotokritos şiirini yazan Vincenzo Kornaro’nun doğduğu Sitia‘ya vardık. Mitoloji efsanelerine göre Herkül, Lestrigonlarla savaşmaya gittiğinde savaşçılarını Sitia’dan toplamış, savaşı kazandığı zamansa İtalya’daki Sezze şehrini kurmuştu.
Sitia’dan yolumuza İerapetra kasabasına doğru devam ettik. Korsanlardan korunmak için 13.yy.da inşa edilmiş kale, Kültür merkezi olarak kullanılan çok iyi korunmuş bir camii ve Anadolu’dan mübadelede gelen Rumların derneği… hepsi yan yana yaz güneşinin altında ziyaretçileri beklerken, bizler bolca fotoğraf çektik.
Deniz’e sıfır lokantalarda lezzetli yemekler yedik ve bolca caz müziği dinlediğimiz bu kasabada denizin dalga sesleri eşliğinde çok güzel iki gün geçirdik.
Girit Adası’nın en güzel turistik kasabalarından Ai-Nikola ve en lüx ve gösterişli otelere sahip Elunda köylerini geçtikten sonra Spinalonga Adası’na doğru giden teknelerin limanına vardık. Adı Plaka limanıymış. Plaka limanı ufacık ve çok şirin bir koy. Bu limandan balıkçılara ait bir tekneyle 15 dakikalık mesafede hüzün adası olarak bilinen adaya doğru yola çıktık.
Venedikliler döneminden kalma kalelerle donatılmış bu ada, 1900 -1957 senesine kadar cüzzam hastalığına yakalanmış talihsiz insanların gönderildiği bir adaydı. 1957’den sonra ada boşaltıldı ve son yıllarda turistik gezilere açıldı. Adadan en son tekne akşamüstü saat 5:00’te kalkıyor ve ondan sonra adaya sefer olmuyor.
Spinaloga adasının hikayesini Victoria Hislop kaleminden -Ada -The Island -best seller olmuş romanında okuyabilirsiniz .
Rethimno kasabasında meydanda bir çeşme bulunuyor. Ve rivayete göre o çeşmeden su içen mutlaka Rethimno’ya geri dönermiş.Her gittiğimde çeşmeden su içmeyi ihmal etmiyorum. Rivayet tutsun diye !
Rethimno her köşesi ayrı sürprizlerle dolu bir yer
Lezzet dolu pastaneler, müthiş yemekler ama en büyük sürprizi bir fırında yaşadık. 100 senelik bir mekan olan bu dükkanda yaşı herhalde 90 olan ustabaşı ve mekanın sahibi ile tanıştık. Her gün taze tel kadayıf yapar, pastanelere satar, yan komşusu o da 90 lık bir delikanlı her gün heykel görüntüsünde ekmekler yapar. Yaptığı ekmekler güvercin, kuğu, insan ve hayvan figürleri.

Limanın başrol oyuncusu Deniz feneri muhteşem bir görüntü sağlıyor. Güneş batışını ise korsan saldırılarından korunmak için 1573’te Venedikliler tarafından inşaa edilmiş Fortetsa kalesine çıkarak seyrettik. Limanda yan yana sıralanmış onlarca lokantalardan birini seçmek bayağı zor bir işti. Ama nerede yemek yediysek hep mutlu ayrıldık.
Girit Adası’nı dolaşmanın tek bir sıkıntısı, yol gösteren tabelaların çok az, neredeyse hiç olmaması. Var olanlar da silahla ateş edildikleri için delik deşik olmalarından ne yazdığı belli olmuyor. Girit Adası’na bir düğüne gidecek olursanız kendinizi hakikaten Karadeniz’deki bir düğünde bulunmuş gibi hissedeceksiniz. Sayısızca silah patlar ve ardından lira eşliğinde sabaha kadar horon tepilir. Düğünlerin yemeği ise pirinç ve kuzu etinden yapılmış kilolarca keşkek. Yemeğin adı Gamopilavo yani düğün pilavı.
Böyle bir düğüne Hania da denk geldik ve hakikaten silah seslerinden iki gün kulaklarımız işitmiyordu. Ayrıca Giritliler düğünlerinde adada yaşayan halkın yarısını davet ederler. Onlarca kazan yemek pişer ve sabaha kadar eğlenilir.
Sabah saatlerinde ise Hania ‘nın deniz fenerini limanda oturup seyretmek elde buzlu bir frape ile bir ayrıcalık benim için.
Hania’dan günübirlik teknelerle Balos lagününe gidilebilir. Denizin ortasında kocaman bir kayalık ve turkuaz renginde bir deniz düşünün. Kayıkla gitmezseniz beş kilometrelik bir yürüyüş ile varabilirsiniz.
Kayalıklardan yokuş aşağı zor bir yürüyüş olduğu için inmesi belki kolay ama çıkması çok zor olduğundan ben her gittiğimde Kissamos köyünden kayıkla geçerim. Yürüyüşü bir defa yaptım ve hakikaten çıkışta çok pişman oldum.
Girit Adası’na gittiğim zaman son durağım Paleohora olur. Avrupa’nın ucunda bulunan bu köy ayrı bir güzelliğe sahip bir yarımada .
Paleohora’dan 40 dakika mesafede dünyada ender rastlanan pembe bir sahil bulunuyor Adı Elafonisi . Kilometreler boyunca uzanan sahil pembe renkli minik deniz kabuklarıyla kaplı olduğundan böyle bir renk oluşturuyor. Hele güneşbatımı esnasında denk gelirseniz müthiş bir güzellikle karşılaşacaksınız.
Tabii Girit deyince 1960-1970 yıllarında Hippi kültürünün yani, Çiçek Çocuklarının cenneti olarak bilinen mağaralar bölgesi Matala yı unutmayalım. Ayrıca 18 klm.lik doğa harikası Samarya kanyonu dünyanın her yerinden yürümeye gelen gezginlerin uğrak yeri.
Ben Matala ve Samarya kanyonuna bu güne kadar hiç gitmediğimden daha fazla bilgi veremiyorum ama sizler Girit Adası’na gittiğinizde bir uğrayın derim .
Giritlilerin meşhur manilerinden -bir mandinades -ile vedalaşalım derim yoksa bu yolculuk bitmez.
-Girit’in rakısını, şarabını içip sarhoş olacağım
-bir aşkın sevdası için acımı söndüreceğim
-tha pşo raki,tha pşo krasi ‘tis Kritis na methiso
-ya miyas ağapis to sevda to pono mu tha sviso
Güzel yolculuklara






