Daima sinemayla kalmak: 63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali
Herkese yepyeni bir mecradan merhaba! Beni tanıyanlar bilir, kültür sanat ve sinema ağırlıklı yazı ve röportaj çalışmalarımla buralarda yer alıyorum. Size bu kez tam da 1 hafta boyunca sinemanın kalbinden, Antalya’dan selam veriyorum.
Antalya, sinemayla yolu kesişen pek çok kişi için ‘mucize’ olarak nitelendirilebilecek büyülü bir yer. Bunu her zaman söylüyorum: Altın Portakal’da bulunmak, filmleri izlemek ve ödül töreninde sinemanın büyüsüne tanıklık etmek benim için büyük bir keyif.
Üstelik bu atmosferin bir parçası olmak, başlı başına bir ayrıcalık. Sinemayı sevenin ve bu zevkinin farkına varabilecek birinin anlayabileceği bu tat tam 63. yaşında.
Bu yıl festivali açılışının ardından takip etmeye başladık. Yoğunluğum her zamanki gibi, Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’ndan yanaydı. Bu yıl benim için ilklerden bir tanesi daha yaşandı. Ulusal Uzun Metraj Yarışma filmlerinin tamamını izleme şansını yakaladım ve bu Antalya tarihinde benim için ilk kez oldu.

Ben de tamı tamına 12 ulusal yarışma filmini izledikten sonra, sizler için yazımda değerlendirerek bir araya getirdim. Altın Portakal’da izlediğim 12 film, Türk sinemasının hem arayışlarını hem de aşması gereken sınırları bir kez daha gösterdi.
Senaryo açısından daha güçlü anlatılara ihtiyaç duyduğumuz açık, ancak farklı türlerde üretim yapma cesareti ve kendi sinema dilini kurmaya çalışan yönetmenlerin varlığı da umut verici. Her filmden aynı ölçüde etkilenmesem de sinemanın farklı seslerine kulak vermenin, yeni anlatılarla karşılaşmanın ve bunlar üzerine düşünmenin kıymetini bir kez daha anladım.

Benim de favorim olan ‘Taş ve Tüy’ ‘En İyi Film’ dahil 6 ödül kazanarak gecenin öne çıkan yapımlarından oldu. Tam bir bağımsız sinema örneği olan film, oldukça sürpriz bir kararla bence rakipleri arasından sıyrıldı. Bir diğer favori olan ‘Artakalan’ da yönetmen dahil 4 ödül alarak dikkat çekti.
Sinematografisi açısından favorilerim arasındaydı ama usta yönetmen Yeşim Ustaoğlu’nun daha güçlü filmlerini izlediğimizi düşünüyorum ve daha fazla beklentim de yok değildi. Ama yine de tören her haliyle bize keyif verdi. Festival bitti, perdeler kapandı ama sinemaya dair konuşacaklarımız hiçbir zaman bitmeyecek. Şimdi biraz da yarışma filmlerini değerlendirelim…

‘Gerçekten kim deli, kim akıllı?’
Üç farklı rabarbanın ve kaosun absürt bir düzlemde buluşmasıyla izleyiciyi yoğun bir karmaşanın içine sürükleyen Bekle Bizi Brüksel, “Burada hepimiz deliyiz” mottosuyla bir ülke panoraması sunuyor. Caner Cindoruk’un Joker’i anımsatan performansıyla hayat verdiği, iyiyle kötü arasındaki çizgide gezinen sürpriz karakteri filme önemli bir artı katıyor.
Deniz Işın‘ın nefes aldıran hostes rolüne hayran kaldım. Hande Doğandemir ise etkileyici bir tartışma programı moderatörü olarak filme renk katıyor. Program yorumcuları, tartışmaların yarattığı kaosu ve ardından gelen sahtelikleri başarıyla yansıtarak filmin absürt dünyasını tamamlıyor.
Belki de filmin en büyük ironisi, perdede gördüğümüz deliliğin gerçek hayata hiç de uzak olmamasıdır. Kaosun, sahteliğin ve absürtlüğün ortasında film, insana ‘Gerçekten kim deli, kim akıllı?’ sorusunu sorduruyor.
Yalnız kalmak ve yoksulluğa sürüklenmek arasında sıkışan Nazire’nin hikâyesine odaklanan Taş ve Tüy, yakın dönemde özlemini hissettiğim festival kafası, yani bağımsız sinema örneklerini hatırlatıyor. Çekim tekniği ve sinematografi açısından başarılı film, izleyiciye mesaj vermek konusunda kendini fazla zorluyor. Ama bunu amaç olarak gütmek zorunda değil bence.
Çocuğunu almak için uğraşan bir annenin yaşadığı çıkmazı, çamura saplanıp daha da ağır biçimde batışını görüyoruz… Melda Tuzluca, Nazire karakterine tip olarak da performans olarak da çok uymuş. Onur Gözeten ve Emrah Özdemir de iz bırakıp akılda kalan performanslara sahip oyuncular arasında.

İnsan bazen kaçmak, kendini yeniden bulmak ya da yitirdiği umudu başka bir yerde aramak ister
Artakalan, bu arayışın peşinde; içsel ve dönüştüren bir yola giden sanatçı bir çifti odağına alıyor ve bir arayış evreni sunmayı başarıyor. Birhan Keskin’in şiirleri de filmin karakterlerine yoldaş olarak, oluşum açısından güzel konumlandırılmış. Yalnızca film 130 dakika ve bu kadar uzun olmasının, anlattığı hikaye açısından büyük bir anlamı yok.
Arayış ve ayrılma temaları güzel anlatılıyor, yoldaki keşiflerdeki görüntüler de bir o kadar ruh dinlendirici, sadece biraz fazla. Öykü Karayel ve Metin Akdülger güzel paslaşan iyi bir ikili olmuşlar. Karakterlerine abartı eklemeden güçlü performanslarla filmde yer alıyorlar.

Bir kehanetin ya da bilmediğimiz bir gizemin nesillere aktarılmasıyla gelişen olaylar silsilesi sunan Cinlerin Düğünü, gerçeğin ve doğanın üstünde bir anlatım sunarken, seyirciye beklemediği bir film izletiyor. Önceki filmlerinden farklı bir anlatım deneyen Ferit Karahan, kamerasını yalnızca hikâyeyi aktarmak için değil, filmin gizemli atmosferini kurmak için de kullanıyor.
Geçmişle gelecek arasında kurulan bağlar, anlatıyı bilinçli bir karmaşaya sürüklüyor. Seyirci de karakterlerin sırlarını ve olaylar arasındaki ilişkileri bir labirenti çözmeye çalışır gibi takip ediyor. Öfke ve bastırılmış duyguların güçlü biçimde işlendiği film, yanıtsız bıraktığı sorularla ve bu ucu açık konuları izleyene bırakmasıyla da türdeşlerinden ayrılıyor.
Bu noktada oyuncu performansları da oldukça öne çıkıyor. Demet Özdemir, çok erken yaşta büyümek zorunda kalan Ceren’in, dayatılan değerlere karşı direnişini güçlü bir performansla yansıtıyor. İlhan Şen ve Erol Babaoğlu’nun özellikle araba sahnesindeki oyunculuk uyumu, karakterler arasındaki gerilimi ve ilişkiyi etkili biçimde yansıtıyor.
Kaan Yıldırım’ın karakteriyle bütün oluşu da keyifli bir izleme lezzeti veriyor. Sarp Bozkurt da sürpriz bir performansla filme ayrı bir dinamik katıyor.

Yakın dönem Türkiye tarihini arka planına alan Düğün Şarkıcısı, müziğin ve müzisyenlerin dönüşümünü gerçekçi bir anlatımla komedi unsurlarını harmanlayarak ele alıyor. Tabii biraz yeşilçam esintisi de oluşturuyor zaman zaman, bu da filme eski bir bakış açısını getiriyor olabilir.
Ama kronolojik bir değişimi de anlatması açısından umutlandırıcı. Ticari kaygılar ve koşulların dayattığı dönüşümün müzik üzerinden anlatılması, filmin güçlü yanlarından biri. İdeallerle ekonomik zorunluluklar arasında sıkışmak, pek çok izleyicinin kendinden bir parça bulabileceği bir çatışma yaratıyor.
Yasemin Sakallıoğlu, zorlu rolün üstesinden gelmek için çaba gösterse de karakterle fiziki ve oyunculuk açısından kurduğu uyum tartışmaya açık. Buna karşın şarkı söylediği sahnelerde başarılı bir performans sergiliyor.
Yozgat Blues ve Muhsin Bey gibi filmleri anımsatan yapım, bu örneklerin anlatım derinliğinden daha fazla yararlanabilirdi. Yiğit Özşener ve Mehmet Korhan Fırat da bir o kadar güzel oynamış.

Ünlü olmak, kitle yakalamak ve bunun ağır bedelleri ile karşımıza çıkan acımasız tablo… Festivalde yarışma seçkisinde en yenilikçi bulduğum yapımlardan bir tanesiydi Selma…. Yapım, izleyiciyi sürekli “Şimdi ne olacak?” sorusuyla baş başa bırakıyor.
Gerçek hayatla sosyal medya dünyası arasındaki sınırlar bulanıklaştıkça etik ve ahlak kavramlarını da sorgulamaya açıyor. Ama bu sorgulamanın getirdiği korku unsuru da, filmde tanınma mücadelesi üzerinden bir dönüşüm sunuyor ve bu dönüşümü gerçekten çok sevdim.
Bir günah keçisinin kurbanlaştırılması ve kimin kurban olduğununun dönüşümü çok şaşırtıcıydı. Sumru Yavrucuk’un enfes performansının yanında Şifanur Gül, Nilsu Yılmaz ve Öykü Güven’in inandırıcı oyunculuk yorumları da filmin daha da üst seviyeye ulaşmasını sağlıyor.

“O bir yolcu, sen bir hancı”
Vicdan ve adalet arasında gidip gelen güçlü bir psikolojik paslaşma seansı sunan Hakikatin Ölümü, büyük bir yüzleşmenin açabileceği travmatik yaraları, etkileyici bir psikolojik gerilimle ele alıyor.
Politik sinemanın önemli figürlerinden olan Hüseyin Karabey, izleyiciyi sıkıştırmadan ve merak unsurunu da eksik bırakmadan başarılı bir yönetmenlik sergiliyor. Bahsi geçen romanı okumadım ama, senaryosu oldukça sağlam ve geçmiş ve gelecek arasında çok dengeli bir anlatım oluşturmuştu.
Mert Fırat ve Mehmet Günsür, Timuçin ve Feridun’un yaşadığı ağır travmaları ve bununla beraber ayyuka çıkan yüzleşmeyi ölçülü ve incelikli performanslarla sergiliyorlar. Mert Fırat ve Mehmet Günsür’ün En İyi Erkek Oyuncu ödülünü paylaşmaları gerektiğini düşünüyordum.
Nitekim ödülün iki oyuncuya birden verilmesi, film sonrasında beni sevindiren anlardan biri oldu. Ayrıca Fikret Kızılok’un Gönül şarkısı da filmle güzel bir buluşma yakalamış..

Distopik bir evrende yeraltındaki yaşamı odağına alan Elisa, insan hırslarının yol açabileceği sonuçları ve yaşamın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatıyor.
Yaşamaya devam ermek ve radyasyondan uzak kalmak için yeni yaşam merkezleri arayan ekibin içindeki dengeler, bir yabancının gelmesiyle yaşanan sınır ihlalleri ve içinde bulunduğu durumun getirdiği psikolojik değişimler üzerine güzel bir hikaye sunuyor.
Teknik açıdan ve mekân kullanımı bakımından başarılı olan Elisa, uzun süresi ve hikâyesini tatmin edici bir noktaya ulaştıramaması nedeniyle ilerleyen bölümlerde izleyiciyi anlatıdan uzaklaştırıyor. Ulvi Kahyaoğlu’nun oyunculuğu çok başarılıydı, Berfu Öngören’i de izlerken büyük bir keyif aldım.

Üç çocuğuyla yalnız kalmış, geçinme derdiyle uğraşan ve koşulların getirdiği zorluklarla uğraşan bir kadını gerçekçi bir dille ele alan Bir Anne Hakkında; gerçek bir yoksulluk tablosu çiziyor.
Sevda Erginci, filmin yükünü omuzlayan karakteriyle öne çıkıyor. Yoksulluğun ağırlığını ve anneliğin getirdiği sorumlulukları inandırıcı bir oyunculukla seyirciye aktarıyor.
Oldukça başarılı ve samimi bir performans sergileyen Erginci’nin yanı sıra, çocuk oyuncu Duygu Köse’nin de bir o kadar başarılı performansı vardı. Jürinin bu oyunculuğu ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’ performansı olarak değerlendirmesi de çok anlamlıydı.

Linç kültürünü ve ötekileştirmeyi odağına alan Tatlı Maya, umut verici bir çıkış noktasına sahip. Ancak senaryonun ilerleyen bölümlerde sıradanlaşması ve çatışmayı derinleştirememesi, filmin etkisini azaltıyor. Daha yalın, ev sineması hissi veren bir anlatı kuran yapım bu açıdan, seçkinin benim için en zayıf halkalarından biri oldu.
Gösterişten uzak anlatısına karşın Tatlı Maya, hikâyesini derinleştirmekte eksik kalıyor. Bir abartısı yok ama fazlası da yok, biraz eksiği var. Ayça Bingöl’ün performansı filme nefes aldırırken Gökberk Yıldırım da sürpriz oyunculuk yorumuyla dikkat çekiyor.

Mitolojiyle arkeolojiyi bir araya getiren Kadim Mavi, sinemamızda alışılmışın dışında bir tür denemesi olarak öne çıkıyor. Ancak mitoloji ve arkeolojiye ilişkin yoğun bilgi aktarımı, bu alanlara aşina olmayan seyircinin anlatıyla bağ kurmasını zorlaştırıyor.
Tülin Özen’in filmdeki varlığı, filme büyük bir artı katmış. Ama film her sahnede seyirciye mitoloji bilgisi dayatma çabasına giriyor ve ne yazık ki görsel başarısı gölgeleniyor. Ama bir yandan oluşturduğu sanat yönetimine de hayran kaldığımı belirteyim.

Vicdan muhasebesi, suçluluk duygusu ve yalnız kalma korkusu etrafında şekillenen Ölü Arının İğnesi, izleyiciyi kendi ahlaki yargılarıyla yüzleşmeye çağırıyor. Hikâyeyi ele alış biçimiyle, seyirciyle bağ kurmayı başarsa da uzun süresi ve yapay kalan efektleri filmin etkisini azaltıyor.
Buna karşın Zeynep Tuğçe Bayat’ın yas duygusunu yansıtan oyunculuğunu çok etkileyici buldum. Cansel Elçin de azap içindeki baba karakterini inandırıcı bir performansla canlandırıyor.









