Beni Sayın Ahmet Necdet Sezer’e götür

Son yıllarda en büyük hayalimdi Sayın Ahmet Necdet Sezer’le görüşmek. Kendisinin sosyal medyada görülmekten çok hoşlanmadığını bilerek, sadece mutluluğumu paylaşmak ve ona olan hayranlığımı bir kez daha belirtmek amacıyla yazıyorum. Onun Cumhurbaşkanı olduğu dönemde Silifke...
Devamını oku

Eylül ve Buca Cezaevi’nde zaman

Eylülden Sonra Buca Hapishanesinin önü akan zaman, arkası yokuş, uzağında bir dağ. İçinde çırpınan bedenleri yaşamdan çekip koparan koca bir ağ. Terli, tuzlu, tutsak bedenleri ile geride bıraktık onları, Gemiler ve koşular dolusu yitirdik birbirimizi,...
Devamını oku

Artois Cadde’nin müdavimi olacaksınız

Kadıköy Caddebostan'da açılan yepyeni bir mekan'daydım geçen hafta. Artois Cadde'nin girişimcisi Şeyma Yıldız, ünlü şef Hazer Amani ve yakın dostlarımızla birlikte upuzun bir sohbet eşliğinde oturduk. Hazer Amani'nin müthiş lezzetlerini tadarken bir yandan da mekanı...
Devamını oku

Marcel Proust’u anlatan gece

Bu haftaki yazımda sizlere  23 Kasım Çarşamba günü, Galatasaray ‘daki Fransız Sarayı içinde yer alan Albert Gabriel salonunda yapılan anlamlı bir etkinlikten bahsedeceğim. Etkinliği düzenleyen kurum, Yönetim Kurulunda benim de yer aldığım “Association  Culturelle Turquie-France”  yani...
Devamını oku

Koşmak piyano çalmak gibi değil

Koşmak deyince aklınızda ne kadar bir mesafe beliriyor? 5 km mi? 10 mu? 20 mi? Uzun mesafe koşusu desem aklınıza ne gelir? Yarı maraton mesafesi olan 21 km mi, maraton mesafesi olan 42 km mi?...
Devamını oku

Tutkuyu bize çocukken öğrettiler

Yürüyüşümüze via Ecce Homo’dan başladık.

O aslında bir 3F. Felsefe, Fotoğraf ve Futbol. Delizia Flaccavento, farklı ülkelerde projelerin peşinde deklanşöre basarak geçen, soyadının anlamına uygun, rüzgar gibi bir hayat. Hep soran, hep sorgulayan ve anı fotoğrafla ölümsüzleştiren Delizia. Şimdilik durağı İstanbul. Aslında biz bu röportajı İstanbul’da yapacaktık. Yönetmen Ayşegül Selenga Taşkent söyleşisini yaparken Delizia da yanımızdaydı. Onunla ayrıca konuşmak istediğimi söyledim, ama biz bir türlü İstanbul’da buluşamadık. Ama ne oldu? Sicilya’da Ragusa’da buluştuk.

O, İstanbul’da yaşayan, bu kenti her şeyiyle seven, bizden çok İstanbullu olan bir Sicilyalı.  Ayşegül ile İngiltere’de tanışmasından sonra hayatının rotası bir şekilde İstanbul’a çevriliyor. Ragusa’da “Compaesana” diye sarıldık birbirimize. Aslında bu hemşerilik onun kendini İstanbullu hissetmesinden değil, benim Ragusalı hissetmemden kaynaklanıyor.

Çok güzel projelere imza atan Delizia’yla bu söyleşiyi Türkçe yaptık. Her ne kadar o inanmasa da, Türkçesi gayet iyi. Sokak kedilerinden, yemeklerden tutkuya mafyaya dair yürüyerek sohbet ettik. Yürüyüşümüze Ragusa via Ecce Homo’dan başladık. Ragusa’nın antik kenti Ibla’ya doğru giderken, merdivenlerin başında durduk. Evlerin kiremit damları, taşın üstüne düşen gün batımı renkleriyle her an, her saniye değişen bu manzaranın fotoğrafını bilmiyorum kaçıncı çekişim. Merdivenler, daracık sokaklar, sokakta süren yaşamlarla, Delizia da elinde fotoğraf makinesiyle her anı unutulmaz kılıyor.

Sicilyalı olmak, Ragusalı olmak ne ifade ediyor?

Türkiye’deki bazı yerler gibi, Sicilya’da da dünyaya geliyorsun ve biraz geriden başlıyorsun hayata. Hayat gerçekten daha zor oluyor. Sicilya’nın Doğusu ve Batısı farklı. Mesela Batı’da Palermo’da Arap etkisi, Doğu’da Yunan etkisi var. Ragusa,  en güneyde kalan şehir. Sicilya bir ada olduğu için, burada doğup büyüyen, her zaman başka yerlere gitmek ister. Bir adadan gelirken denizi aşmak zorundasın, belki de, o yüzden korkmadan meraklı olmak, açık olmak ve cesaretli olmak şart. Benim annem Sicilyalı değil, babam Sicilyalı. Çoğunluk benim Sicilyalı olduğuma inanmıyor, o yüzden kimsenin bana karşı bir önyargısı olmadı.

Sicilya’nın kendi dili de var.

Evet, Sicilyaca, lehçe değil aslında, bir dil. İtalyanca Sicilyaca diye bir sözlük var. Bazı şairler, bazı yazarlar Sicilya dilinde yazarlar. İtalyan Amerikanlar hakkında belgesel fotoğraf projesi yaptım. Özellikle Güney İtalya’dan göç yaşandı. Gidenler, Sicilya dilini de götürdü ve yüz sene önceki dil orada kaldı. Dil de değişime uğruyor, Amerika’da onları anlamak benim için de çok zor oldu.

Sen bu adadan nasıl çıktın?

Pisa Üniversitesi’nde felsefe okudum. Üniversiteden sonra Roma’da bir gazete için muhabir olarak çalıştım ve sonra yurtdışında sosyal projelerde çalıştım. European Voluntary Service yaptım. O zamanlarda bir pilot projeydi, şu anda yerleşik bir projedir, Avrupalı gençler 3-12 ay arasında başkalarına yardım etmek için başka bir ülkeye gidiyorlar, bilet parası, konaklama, yemekleri ve küçük bir maaş Avrupa Birliği karşılıyor. Çok güzel bir proje. Hem yardım ediyorsun, hem yeni bir ülkede yaşıyorsun ve bir dil öğreniyorsun.

Ben Galler Bölgesi’nde engelli bir beyefendinin yanındaydım. İsmi Ken, günlük ihtiyaçları için altı ay yardım ettim. Boş zamanlarımda fotoğrafçılık yaptım. Küçük bir kasabaydı kaldığım yer. 16 tane pub vardı ve sadece hafta sonları açık olan tek bir sinema. Ben içmiyordum ve zamanımın çoğunu kütüphanede geçirdim. İngiliz okul sistemini öğrendim. Burs nasıl kazanırım diye araştırdım.

O yıllarda İtalya’da muhabiri ya da foto muhabiri olmak için üniversite yoktu. Edebiyat, felsefe ya da tarih okuyarak, bir yerden başlıyorsun. Felsefe kafa açıyor, hayat için önemli. Felsefe sayesinde, hiçbir zaman boyun eğmiyorum, bana bir şey söylüyorlarsa ben hemen neden, ne demek, ne için, nasıl olabilir diye sorguluyorum. İş bulmak ya da para kazanmak için felsefe okumadım, derin yaşamak için felsefe çok önemli ve ne yaparsan yapın bir bakış veriyor hayatta.

Bazen bana soruyorlar, fotoğrafçılık ve felsefe sadece 2F mi? Tabii ki hayır, fotoğraf çekerken o felsefe bagajımda her zaman benimle.  Kalbimde, gözlerimde, kafamda.

Sonra Ayşegül Selenga Taşkent ile çok güzel projelere imza attınız.

Ayşegül ile Southampton’da master yaparken tanıştık ve beraber çalışmaya hemen başladık. Kalbimiz de aynı şeylere gidiyor: sosyal projeler yapmak, görsel hikâyeler üzerinde çalışmak ikisi için çok önemli. Yüksek lisans tezi olarak Ayşegül, Almanya’daki Türk göçmenler üzerinde bir kısa belgesel çekmek istedi ve bana “yapımcı olarak benimle çalışmak ister misin?” sordu ve beraber Almanya’ya gittik ve ilk belgesel filmi beraber yaptık.

Türkiye’de nasıl bir zorluk yaşadın?

Sicilyalı olduğum için yabancılık çekmedim. Sadece trafik biraz zor oldu. Dil öğrenmek çok zor geldi. Konuşuyorum ama okumak yazmak zor. Kalbimden konuşuyorum ama zorlanıyorum. Gazete ya da edebiyat okumak çok zor. Ama bunu da başarmam gerekiyor. Hayalim İnce Memed’i Türkçe okumak, İngilizcesini okudum. Ancak İngilizceye sadece 1 ve 2’sini tercüme ettiler. İki tane kaldı, günün birinde umarım onları da okuyabilirim. Ben buraya iş için geldim ve Türkçe ders almaya zamanım olmadı, ama hiçbir bahane yok, biraz da benim tembelliğim. Türkçem yetersiz olduğu zamanlarda, hemen İngilizce’ye dönüyorum.

Peki, uyum sağlayabildin mi?

2008’de Ayşegül ile  “Umudun Kızları” projesi için Türkiye’ye geldim. O yıllarda İstanbul European Capital of Culture olacaktı, açık fonlar vardı. Yeditepe Üniversitesi’nde beş sene Belgesel Fotoğrafçılığı ve Foto Muhabirlik üzerine ders verdim. Sonra Bahçeşehir ve Bilgi Üniversitesi’nde de ders verdim.

Ne yazık ki, Türkiye’de eğitim sisteminde gereksiz ve yanlış bir hiyerarşi var: akıllı olursan, Tıp ya da Mühendislik okuyacaksın; o kadar akıllı olmazsan, okul sistemi başka bölümlere atıyor seni. Öğrencilerin geleceğine dair çok önemli bir kararı, çok erken alması gerekiyor ve okul bir an önce bitsin istiyorlar. Aile ve mahalle baskısı fazla. Ve öğrenciler gittikleri bölümü gerçekten isteyip istemediklerinden emin değiller. Sadece sınav kaygısı, bitirme kaygısı. Tutku hiç yok, genelde insanlar sadece para kazanmak için ve en yakın zamanda emekli olmak için çalışıyor.

İtalya’da tutkuyu bize çocukken öğretiyorlar. Anneannene gidiyorsun, sana yemek yapıyor, çok güzel bir tabakta sunum yapıyor, misafir gelecek, her şey güzel olsun diye iki gün uyuyamıyor. Arkadaki dolaptan en değerli, en güzel tabakları alıyor, en güzel masa örtüsünü buluyor. Yemeğe hazırlıklarına sevgisini, tutkusunu katıyor.

Ama eğer “Evet, efendim” diye bir ülke istiyorsan, tutku iyi bir şey olmayabilir. Tutkuyla bir şey yaparken, birisi çıkıp bana, öyle değil böyle yapman gerekiyor dediğinde benim için her şey biter. Tutkuyla yapılan şeyde özgür olmalısın, kimse sana karışmamalı.

O sırada Ragusa Ibla’ya yaklaşırken, minik bir meydanda sıralanmış yaşlıları görüyoruz. Sicilya’nın tipik manzarası yaşlılar. Hemen soruyorum Delizia’ya…

Sicilya’da da gençler bu tutkularına yer bulamadıkları için, iş bulamadıkları için mi gidiyor?

Evet, İtalya çok yaşlı bir ülke, Coen Kardeşler’in ünlü filmi “İhtiyarlara Yer Yok” u, burada “Gençlere Yer Yok” diye çevirebiliriz. Hayat kurmak için iş bulmak şart. İnsanlar çocuk yapmıyor, çünkü para kazanmıyorlar ve 50 yaşında işsizlik dolayısıyla ebeveynleriyle oturuyorlar. Sicilya’da iş bulmak imkânsıza yakın, o yüzden gençler gidiyor. Maalesef meritokrasi yok burada ve tanıdığın yoksa iş bulamıyorsun ve meritokrasine değer veren ülkelere gitmek zorunda kalıyorsun.

Sokak kenarlarına bırakılmış bir sürü minik arabanın önünden geçiyoruz. Zaten bu daracık sokaklarda da fazla şansın yok.

Ben burada minik arabaları seviyorum. Sanki onlar yaşam tarzını anlatıyor.

Benim annemin Nissan Micra sı vardı. 92’de aldı. Geçen sene değiştirdi. 28 sene aynı araba. İstanbul’da hor kullanılıyor, alınıyor, satılıyor. Sanırım beğenmediğin bir işi yapınca, maddi şeylerden daha fazla mutluluk alıyor ve maddi şeylere daha değer veriyorsun. İşimden nefret ediyorum, ama en azından benim işim sayesinde lux araba alabiliyorum diyorsun. Ben çok az para kazanıyorum, ama işimi çok seviyorum.

Bir ölüm ilanı çarpıyor gözüme. Sicilya’nın birçok yerinde rastlanır bu ilanlara, ölen kişinin adı, bazen yaşı yazar. Fotoğrafı da olabilir.   

Ölüm ilanları beni çok etkiliyor burada.

Evet, yaşam ve ölüm iç içe. Sen gittin, öldün ama, herkes seni biraz düşünecek. Saygı duruşu yapacak. Unutulmamak için bir ritüel bu aslında. Bir sene sonra da tekrar koyabilirler. Aslında bu ilanlar, bütün İtalya’da var. Türkiye’de gazetelerde çıkan ilanlar gibi, bizimki sokakta, duvarlarda.

Ölen kişinin mahallesinde, gittiği kilisede, çalışma ya da çalıştığı yerde, ona ait olan özel yerlerde ilanları duvara asılıyorlar. İtalyanca “necrologio” diyoruz. Birkaç gün önce Internazionale dergisinde Berlin’de yaşayan Nijeryalı bir yazardan ilginç bir yazı okudum. Bir kişi ölürse biz her yere yazıyoruz, çok saygı duyuyoruz diyor. Almanya’da unutuluyorsun. Hiçbir şey yapmıyorlar. Almanya’da en iyi sağlık merkezine gidebilirsin, en iyi tedavileri olabilirsin, biliyorum, ama ölünce unutuluyorsun. O zaman belki de Nijerya’da bir şekilde hayat daha değerli.

İstanbul’a fotoğrafçı gözüyle baktığında ne görüyorsun?

Benim için insan yoksa fotoğraf yok. Fotoğrafçılık sadece estetik bir şey değil. İyi fotoğrafın her zaman derin bir anlam taşıması, yaratıcı düşünceyi kamçılaması, soru sorması ve her zaman statükoya karşı olması gerekiyor.

Sicilyalı fotoğraf sanatçısı Letizia Battaglia ya da çok saygı duyduğum fotoğrafçı Amerikalı Mary Ellen Mark gibi. Mary Ellen Mark’ı çocukken bile takip ederdim. Amerika’da yaşarken bir atölyede tanıştık. Sicilyalı olduğumu duyunca, hemen Letizia Battaglia’ya gidin, selam söyleyin demişti. Seneler sonra İstanbul’da Ayşegül’le beraberdik. Ara Cafe’de Ara Güler le tanıştık. O da Letizia Battaglia’ya selam söyle dedi. Belgesel fotoğrafçılık dünyası çok küçük.

Ben, portre çekimlerini çok seviyorum. Her zaman doğal ışıkta, yürürken ya da evde ya da ofiste ya da futbolcu olursa stadyumda. Her zaman doğal yerlerde çekiyorum. Bazen benden çizgileri silmemi istiyorlar.  Hiç photoshopla çizgi silmeyi sevmiyorum. Magnum fotoğrafçısı Henri Cartier-Bresson’nın dediği gibi, “Belli bir yaşta herkesin yüzü, hak ettiği kadar olur. Genç olduğunda belki saklayabilirsin ama bir yaştan sonra doğallığına bırakmak gerek. “

Foto açısından hangi semti tercih edersin?

Her yer olur,  insan olsun yeter benim için. Fotoğrafçılık sayesinde İstanbul’u çok iyi biliyorum, arkadaşlarım “sen İstanbul gps sin” diyorlar. “Annem Sayesinde” foto kitap üzerine çalışırken, mesela, fotoğraf çekmek için Avcılar’daki  Sonevler mahallesine gittim. Kesinlikle son evler. Oradan sonra İstanbul bitti.

Abin Angelo Flaccavento da çok ünlü bir moda yazarı.

Angelo, Edebiyat okudu ve moda dünyasına girdi. Çocukken çok yaratıcıydı. Çizimler yapıyordu. O yüzden ben de yaratıcılığa hep saygı duydum. Şu anda İtalyan ve uluslararası gazeteler ve dergiler için çalışıyor, çok saygın bir muhabir, ben onunla gurur duyuyorum. Ve benim projelerimde her zaman Angelo’nun katkısı var, sponsor bulmayınca, o sponsor olmaya çalışıyor.

Bu topraklar ne verdi?

“Toto, buradan gitmelisin” diyor Alfredo

“Nasıl buradan gidebilirim?” le büyüdük biz buralarda. O yüzden çalışkan, akıllı, becerikli ve eğitimli olmaya çalışıyoruz. Nuovo Cinema Paradiso filminde de o sahneyi hatırlarsın: “Toto, buradan gitmelisin” diyor Alfredo.

Döneceğin yer burası mı?

Bu çok iyi ve zor bir soru. Ben burada iş göremiyorum. Yaptığım işler için burası zor.

Hayır, emekli olduğunda diyelim.

Fotoğrafçılıkta emeklilik diye bir şey yok. Ne kadar çalışabilirsem çalışacağım. O kadar uzak düşünemiyorum. Battaglia da 84 yaşına kadar fotoğraf çekti.

Evet emeklilik, ne yazık ki Türkiye’de insanlar sevmedikleri işi yapıyorlar ve hemen emekli olmak istiyorlar. Çünkü iş işkence oluyor. Ama tutkuyla yapıyorsan emekli nedir? Benim için fotoğraf çekmek bir yaşam tarzı.

Projelerin, imkânın olsa ne yapmak isterdin?

Uzun yıllar Türkiye’de engelli sporları takip ediyorum. Geçen sene Ayşegül’le Tokyo Paralimpik Oyunları üzerine foto proje yaptık, o fotoğraflarla ve Ayşegül’ün çizimleri bir kitap yapmak istiyorum

Umudun Kızları Projesinin devamını yapmak istiyoruz. Başarılı kızlar kim oldu? Onlar ne yapıyor? Burs sayesinde okuyan kızlar ne kadar uzağa gidebildiler?

Ve seneye Avustralya ve Yeni Zelanda Kadın Futbol Dünya Kupası’na gitmek istiyorum. Kadın futbolu çok güzel ve şu anda çok gelişen bir spor, 2023’teki dünya kupası üzerine belgesel fotoğraf projesi yapmak çok önemli, ama Avustralya ve Yeni Zelanda çok uzak olduğu için sponsorsuz gitmek imkansız.

Sicilya’da en çok ne özlüyorsun?

Etna’yı özlüyorum. Ben uçak inerken, pencereden hemen Etna’ya bakıyorum. Çok çok seviyorum. Ben de volkanik bir insanım. Etna yanardağı, bizim için hem koruyucu, hem tehdit edici. Her zaman dikkatli olmalısın.

Ragusa’dan Ibla ya koşmayı özlüyorum. Yemekleri tabii ki. Aslında Türk yemeklerini de seviyorum ama Sicilya’nın bazı tatlarını özlüyorum.

Örneğin, pizza burada gerçekten farklı. O yüzden Türkiye’ de lahmacun ve pide yiyorum ama pizza lütfen kalsın.

Sizin bir de futbol takımınız var. Sicilya Demirspor nasıl oldu?

Ben hem spor yapmayı hem de fotoğraf çekmeyi çok seviyorum. Sicilya’da beden eğitiminde kızlar oturuyor, erkekler futbol oynuyordu. Oturmak istemediğim için ben de futbol oynardım. 1996’dan beri her gün koşuyorum. 11 Maratonu tamamladım. Türkiye’de özellikle kadınlar çok az spor yapıyor. Erkekler halı saha futbol biraz oynuyorlar, ama her zaman çok sert ve küfürlüler.

Ayşegül’le kendi takımımızı kuralım dedik. 8 sene önce kurduk. Hiç spor yapmayanlar da geliyor. Kapımız herkese açık. En genç üyemiz 4 yaşında, en yaşlı 75 yaşında. Yabancılar, Türkler, engelliler herkes geliyor. Görme engellilerle futbol maçı yaptık. 5 – 5 kişi olarak. Maçtan önce her yere dokunup, kale nerede saha ne kadar büyük, bu bilgileri memorize ediyorlar ve sonra maçta birkaç yönlendirme geliyor, sağa sola git diye. Görme engelli futbolu çok saygı duyulacak bir spor.

Sicilya Demir Spor maçlarda gol saymıyor

Sicilya Demir Spor olarak bizim felsefemiz şudur; spor, sağlık için, dayanışma için, dürüstlük için, önyargısızlık için ve sosyal katılım için çok ama çok önemli. Futbola bu zihniyeti getirmek önemli, çünkü futbol önyargılarla dolu bir spor. Kadınlar oynamaz, erkeklerin oynaması şart, küfür etmek normal, karşı takım düşman… Oysa spor ve spor içinde futbol herkes için olmalı, herkesin spora dahil olması lazım. Eğer hep beraber spor yapabilirsek, o zaman toplum olarak hep beraber daha iyi yaşayabiliriz.

Benim için kazanmak hiç bir zaman önemli değil. Biz Sicilya Demirspor’la bunu yapmaya çalışıyoruz. Maçlarda gol saymıyoruz. Herkes kazanıyor. Ben faul yaptığım zaman da, kusura bakma diyorum. Türk erkekleri genellikle ben faul yapmadım diye itiraz ediyorlar. Bu, başka bir zihniyet. Sporda dürüst olursan hayatta da dürüst olursun. Karşı takım gol atarsa herkes alkışlayacak, çünkü spor güzel, hareketleri izlemek güzel.

Sen Ragusalısın, Ragusa’nın bir özelliği de Sicilya’da Mafya tarihinde adı geçmeyen birkaç yerden biri.
Ragusa “provincia Babba” yani salak bölge diyorlar

Ragusa biraz farklı. Ragusa “Provincia Babba” yani salak bölge diyorlar. Ragusa mafyası yok. Mafya aslında bir zihniyet ve daha çok Batı Sicilya’da var. Hatta şöyle bir söylenti de var. Bosslara saklanmak için temiz bir yer gerekiyor ve o yüzden burayı tercih edebiliyorlar.

Türkiye’de Netflixte Montalbano dizisi oynuyor. Montalbano Ragusa ve civarında çekildi. Dizi bu bölgeye neler getirdi?

Montalbano’yu 60 yaşından sonra yazmaya başladı

Montalbano’yla turizm gelişti. Amerika’dan ve Kuzey İtalya’dan Montalbano’nun evini, sokakları görmek için çok gelen oluyor. Bunun için profesyonel bir rehberle Montalbano turları da yapılıyor. Camillieri uzun yıllar Roma’da yaşadı ve TV programı yaptı. Montalbano’yu 60 yaşından sonra yazmaya başladı. 95 yaşına kadar yaşadı ve bol bol yazdı. Türkiye’de olsaydı belki  “bu yaştan sonra ne yazıyorsun, ağabey” diyecekti herkes ona ve bugün Montalbano’suz bir dünyada yaşayacaktık.

Montlbano’dan sonra Sicilya lehçesi bile tanındı, İtalya’da güzel ve herkesin bildiği bir lehçe oldu.

Bu adada birçok alanda çok ünlü isimler var.

Evet, iki Nobel ödülü var. Quasimodo ve Pirandello. Leonardo Sciascia, Gesualdo Bufalino var. Giuseppe Tornatore ve Maria Grazia Cucinotta var. Dolce & Gabbana’dan Domenico Dolce Sicilyalı. Astronot Luca Parmitano. Futbol seven Türkler de, belki futbolcu Salvatore Schillaci’yi tanır. Ve şu an ki Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella, muhteşem bir iş yapıyor. Mafia ile savaşan bir Palermo’daki aileden geliyor: 1980’de ağabeyi Piersanti Mattarella’yı mafia öldürdü…

O anda önümüzden geçen bir kedi üzerine laf sokak kedilerine geldi.

İstanbul’a ilk geldiğim zamanda sokakta ne kadar fazla kedi köpek var diye çok şaşırmıştım, ama sonra alıştım ve İtalya’ya giderken sokak hayvanlarını özledim. Özellikle ben daha kedilerden çok köpekleri seviyordum, ama şu anda sorarsan kedileri de çok seviyorum. İstanbul kedileri, insanlardan korkmuyorlar, hatta yemek ya da başka bir şey istiyorlarsa, sana geliyorlar ve senden istiyorlar. Sicilya’daki kediler insanlardan çok daha fazla korkuyorlar, insanlara hiç güvenmiyorlar, demek ki çoğunluk onlara iyi davranmıyor. Bence bazı İstanbullular için kedileri beslenmek bir “direniş”; kedileri büyütmek ve onlara yemek vermek mahalle ve aile baskısı karşısında özgür bir karar ve bir sorumluluk gibi geliyor bana, ama belki de böyle değil…

Mine Türkili

Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on email
error: